Ti-Entertainment

İslam Hukukuna Giriş İslam Hukuku

İslam Hukukuna Giriş

İslam Hukukuna Giriş

1. İslam Hukukunun Mahiyeti ve Temel Özellikleri

 

GİRİŞ

 

İnsanların birbiriyle ilişki kurmalarını sağlayan yapıya toplumsal düzen diyoruz.

 

Toplumsal düzenin kurulması da, ancak bireylerin davranışlarını, nasıl olmaları gerektiği hususunda yönlendiren bir takım kurallar aracılığı ile gerçekleşebilir.Toplumsal yaşamı düzenleyen bu kurallara toplumsal düzen kuralları denilmektedir.

 

Hukuk: belli bir ülkede kişilerin birbiriyle, toplumla ve devletle ilişkilerini düzenleyen, devlet gücüne dayalı, maddi zorlamaya kadar varan yaptırım araçları ile desteklenen kurallar bütünü.

 

Hukukun Toplumsal düzeni sağlama, toplumsal gereksinimleri karşılama ve adaleti gerçekleştirme biçiminde üç temel işlevi yerine getirmesi gerekir.

 

Fıkıh: İslam’da bireysel ve toplumsal yaşama ilişkin düzenleyici kuralların bütünü.

 

Fıkhın, İslam hukuku olarak anılmaya başlaması XIX. Yüzyılındadır.

 

İslam hukuku tabiri, kimi zaman fıkha kavramsal açıdan denk bir içerikte, çoğunlukla da ibadetler dışında kalan ve yalnızca hukuki nitelik taşıyan kurallar bütününü belirtmek için kullanılır.

 

FIKIH KAVRAMI

 

Fıkıh kelimesinin Etimolojik ve Semantik Analizi

 

Fıkıh (fıkh) kelimesi bir masdar olup, F-K-H kökünden alınmadır. Fıkıh, anlamak veya bir şeyi bilmek anlamına gelir. Fıkıh kelimesi ile anlamaya ve bilmeye konu olan şeyin idrak edilmesi kastedilmektedir.

 

Kur’an-ı Kerim’de F-K-H kökünden gelenler şu manalarda kullanılmaktadır:

  • Sözün anlaşılması
  • Bireylerin ya da toplumların tebliğin hakikatını kavrayamamaları
  • Kalbin bir eylemi
  • İman etmekle ilgili
  • Eşyanın hakikatini kavramak

 

Fıkıh, “bilinenden (ilm-i şahid) bilinmeyene (ilm-i gaib) ulaşmaktır”. Fıkıh, Kitab ve Sünnet’te hükmü bildirilen meselelerden hareketle hükmü bilinmeyen meselelerin çözüme kavuşturulmasıdır.

 

 

Fıkıh Kavramının Tarihsel Gelişimi

 

Fıkıh, Kur’an-ı Kerim’de ve Hz. Peygamber’den gelen hadislerde sözlük anlamında kullanıldığı gibi, sonra kazandığı özel anlamı içerecek biçimde kullanılmaktadır.

 

Ayette geçen dinde tefakkuh tabiri, fıkıh kelimesinin kavramsal gelişim süreci bakımından ilk aşamayı teşkil etmektedir. (Tevbe 9/122).

 

Fıkıh kelimesi ve türevleri Hz. Peygamber’den nakledilen hadislerde de, Kur’an’da olduğu gibi, hem sözlük hem de dinde tefakkuh anlamlarında kullanılmaktadır.

 

Hadislerde fıkıh, zihinsel çaba neticesinde elde edilen bilgi ve bunun yanı sıra habere ve öğrenmeye dayalı bilgi anlamımdadır.

 

Ebu Hanife’nin: “Kişinin haklarını ve sorumluluklarını bilmesi” (ma’rifetu’n-nefs ma leha ve ma aleyha) biçimindeki fıkıh tanımı, itikad alanı da dahil, dini bilginin her türünü içine alacak genişliktedir.

 

Dinde fıkıhtabiriyle itikadi meselelerde; ahkamda fıkıh tabiriyle ise ameli meselelerde bir kimsenin derin kavrayış ve bilgi sahibi olması kastedilmektedir.

 

Fıkhın Terim Anlamı

 

Fıkhın terim anlamını kazanması, çeşitli aşamaları bulunan ve uzun sayılabilecek bir sürecin yaşanmasını gerekli kılmıştır.

 

Tarihsel süreçte fıkıh iki ayrı biçimde tanımlanmıştır. Bu fıkıh usulü ve fıkhın kendilerine özgü gereklerinden kaynaklanmıştır.

 

Birinci tanıma göre Fıkıh, “Şer’i ameli hükümleri tafsili delillerine dayalı olarak bilmek”tir.

 

Hükümler aklî, hissî ve şer’î hükümler biçiminde üç kısma ayrılmaktadır.

 

Bir hükmün şer’î olarak nitelendirilmesi, onun ilahî iradeye dayandığı anlamındadır. Şer’î olan, dinî olandır.

 

Şer’î hükümler, yalnızca beşerî davranışları düzenleyen yaptırmalı önermelerdir. Hâlbuki aklî ve hissî hükümler, bir gerçeklikten haber veren bildirmeli önerme niteliğindedir. Bildirmeli önermeler sadece bir gerçekliği haber verir.

 

Şer’î hükümler kendi içinde itikadî hükümler (itikâdiyyât), vicdanî hükümler (vicdâniyyât) ve amelî hükümler (ameliyât) olmak üzere üç kısma ayrılmaktadır. Vicdâniyyât içsel (bâtınî) tutumları, ameliyyât ise dışsal (zâhirî) davranışları ile etkileri ifade etmektedir.

 

Şerî kavramı ile aklî ve hissî hükümlerin fıkha girmediği belirtilir. Amelî nitelenmesi ile de, itikadiyyât ve vicdâniyyât fıkıh alanının dışında olduğu belirtilir. Bir hükmün fıkıh sayılabilmesi için şer’î nitelikli ve amel/davranış kapsamına girmesi gerekir.

 

Tafsîlî delil = cüz’î delil

 

Bir hükme delil olan tek bir âyet ya da hadis, tafsîlî delildir.

 

Kitâb, Sünnet, icmâ ya da kıyastan her biri, bir icmâlî delildir.

 

Hükümlerin tafsîlî dellilerine dayalı olarak bilinmesi. Bu faaliyetin kendisi fıkıhtır.

 

Nasların kesin delaletleriyle veya icma yoluyla bilinen hükümler kesinlik ifade ederken, içtihad yoluyla ulaşılan hülümler zan düzeyinde kalır ve kesinlik ifade etmezler.

 

Fıkıh, ikinci tanımına göre, “şer’î amelî hükümler bütünü” anlamındadır. İbâdât, muâmelât ve ukûbâta ilişkin mevcut şer’î hükümler bütünü fıkhı teşkil etmektedir. Örneğin Hanefî ya da Malikî fıkhı.

 

Fıkıh ve Şeriat İlişkisi

 

Şeriat, uzayıp girme, açık ve görünür olma anlamlarına gelen şer’ kökünden türemiştir. Şeriat, kelime olarak, insanların ya da hayvanların su içmek için gittikleri yol anlamındadır. Kur’ân-ı Kerîm’de ise, insan yaşamını yönlendirmeyi amaçlayan din esaslı hükümler bütünü anlamında kullanılmaktadır (Câsiye 45/18).

 

Şeriat kavramı, tarihsel süreç boyunca din kavramından daha fazla kullanılmıştır.

 

Geniş anlamda şeriat tabitryle, ‘ilahî irade tarafından öngörülen dinî hükümler bütünü’. Şeriat, din ve millet kelimeleri ile eş anlamlı olup, itikadî, vicdânî ve amelî hükümlerin tümünü içine alacak genişliktedir.

 

Şeriat, dar anlamda, peygamberden peygambere değişime açık hükümler bütünü.

 

Şeriat, hem nass yoluyla bildirilmiş hem de ictihadî yöntemlerle elde edilmiş hükümleri birlikte içermektedir.

 

Klasik dönemde, şeriat kavramı şer’-i münezzel ve şer’î müevvel kısımlarına ayrılmıştır. Şer’î münezzel, bir hükümler bütünü olarak şeriatın nass yoluyla bildirilen kısmını, şer’-î müevvel ise, ictihadla elde edilen kısmını teşkil etmektedir.

 

Her bir fıkhî hüküm şer’î olduğu halde, her şer’î hüküm fıkha dâhil değildir. Çünkü fıkıh sadece amelî hükümlerden oluşmaktadır.

 

Fıkhın Temel İslam Bilimleri Arasındaki Yeri

 

Temel İslam bilimleri tabiriyle, kelâm, tefsir, hadis, fıkıh usulü ve fıkıh alanlarını kastediyoruz.

 

Kelâm ve fıkıh, hüküm koyucu (normatif) karaktere sahip iki bilimdir. Kelâm itikadî hükümleri, fıkıh ise amelî hükümleri belirlemektedir. İtikadî, ahlakî ve amelî hükümler kişilere aklî, kalbî ya da bedensel olarak nasıl davranmaları gerektiğini söyleyen hükümlerdir. Kelâm, tasavvuf ve fıkıh ulaştığı sonuçları yaptırmalı önermeler; diğer bilimler ise bildirmeli önermeler biçiminde ifade eder.

 

Fıkhın kelâm ile temel ilişkisi, fıkıh usulü üzerindendir. Fıkıh usulü, hükümlerin elde edileceği kaynakları ve hükümlerin söz konusu kaynaklardan çıkarılmasını sağlayan yöntemleri belirler. Fıkıh usulü de, delil ve yöntemlerin şer’î geçerliliğin tespit bakımından kelâma bağımlıdır. ‘Hüküm kaynağının (hâkim) yalnızca ilahî irade olduğu’, ‘ilahî iradeyi Kitâb ve Sünnet’in temsil ettiği’ ve ‘ilahî iradenin hakkında hüküm öngörmediği hiçbir beşerî davranışın bulunmadığı’ gibi temel ilkeleri, fıkıh usulü, kelâmın tespitlerine dayanarak ortaya koymuştur.

 

Kur’ânî Kerîm (Kitâb) ilk kaynaktır. Bu durum, fıkhın tefsirle ilişkisini göstermektedir. Fıkıh, Kur’ân’ın anlaşılması hususunda tefsirin verilerinden yararlanır. Sünnet, fıkhın bir diğer temel kaynağıdır. Fıkıh, hadis bilimince Hz. Peygamber’e ait olduğu belirlenmiş sözleri, fiileri ve takrirleri bir hüküm kaynağı olarak kabul edebilir. Hadis bilimince sahih olduğu tespit edilen herhabgi bir hadise, başka bır kısım koşulları taşımaması sebebiyle fakih tarafından hüküm çıkarırken başvurulmayabilir.

 

Fıkıh, tarihsel süreçte, Müslüman düşüncesini en fazla etkilemiş, Müslüman birey ve toplumların yaşam biçimini belirlemiş bir disiplindir (Schacht, 1971). Müslüman bilim adamları en çok fıkıh alanında eser vermiştir.

 

İSLAM HUKUKU KAVRAMI

 

Fıkıh ve Hukuk: İslam Hukuku

 

Fıkıh, şer’î amelî hükümleri bilmek ya da şer’î amelî hükümler bütünü. Amel,yalnızca beşerî davranış anlamına gelmektedir. Fıkıh, amel kavramı kapsamına girmeyen davranışlarla illgilenmemekte, onlara hüküm bağlamamaktadır.

 

Fıkhın düzenleme alanını, öncelikle, kişilerin kendilerine dönük davranışları ve bir ilişki (münâsebet) teşkil eden davranışları biçiminde ikiye ayırabiliriz:

 

Kişilerin kendilerine dönük davranışları sübjektif ahlâk kurallarını da içermektedir. Sübjektif ahlaâk kuralları kişilerin sırf kendilerini ilgilendiren ve ödev niteliği taşıyan davranışlarını düzenler.

 

Fıkıh kuralları, kişilerin başka kişi ya da varlıklarla ilişki kuran davranışlarını da düzenlemektedir. Fıkıh kuralları, insanlar arası ilişkilerin (beşerî ilişkiler) yanı sıra Allah-insan (Rab-kul) ve insan-eşya ilişkilerini de konu edinmekte ve onlara hüküm bağlamaktadır.

 

Taraflara hak tanıyıp, aynı zamanda onun karşılığında vecibe yükleyen (yükümlülük getiren) hukukî içerikli ilişkiler bulunduğu gibi, kişilere yalnızca vecibe yükleyen ve onun karşılığında herhangi bir hak talebine imkân vermeyen ilişkiler de mevcuttur. Sırf vecibe yükleyen ve hak talebine imkân vermeyen beşerî ilişkileri düzenleyen kurallar objektif ahlâk kuralları olarak anılmaktadır. Beşerî ilişkilere yönelik hukukî düzenlemeler yaptığı gibi, insanın Allah’a nasıl ibadet edeceğini ve insan dışı canlı veya cansız varlıklara nasıl davranacağını da hükme bağlamaktadır.

 

Hukuk, tümüyle toplumsal bir yapıdır. Toplumun olmadığı ve beşerî ilişkilerin kurulamadığı yerde hukuk ve hukuk kurallarından söz etmek mümkün değildir.

 

Fıkıh, kapsamı itibariyle dinî, hukukî ve ahlâkî hükümler bütünüdür.

 

Fıkıhta bağlayıcılık niteliği bakımından emredici, tavsiye edici ve tecviz edici 3 kategori bulunmaktadır. Kesin olan talep eden (vâcib veya haram kılan) kurallar emredici, kesin olmayan biçimde talep eden (mendûb veya mekruh kılan) kurallar tavsiye edici, kişilere yetki ve izin veren (mübah kılan) kurallar ise tecviz edici niteliktedir.

Hukuk kuralları ise, emredici ve tecviz edicidir. Bir hukuk düzeninde tecviz edici kurallar bile dolaylı olarak emredicilik anlamı taşır.

 

Fıkıh, hukuktan farklı olarak, tavsiye edici nitelikte kurallar da içermektedir. Üstelik, fıkhın emredici ve tecviz edici nitelikteki her bir kuralı da hukukun kapsamına girmez. Mesela kişilerin kendilerine dönük davranışlarını ya da ibadetleri düzenleyen kurallar hukuk kuralı olarak değerlendirilemez.

 

İslam hukuku, fıkhın içinde yalnızca karşılıklı hak ve vecibe ilişkisi kuran davranışları düzenleyen emredici ve tecviz edici kurallar bütünüdür. Fıkıh, dinî, ahlakî ve hukukî kurallar (hükümler) bütünü biçimindedir.

 

İslam Hukukunun Kaynağı Meselesi ve Diğer Hukuk Düzenleri ile İlişkisi

 

İslam hukuku Kitâb ve Sünnet’in temsil ettiği ilahî iradeye dayalı bir hukuk düzenidir. İslam hukukunun kendinden önceki ya da çağdaşı olan hukuk düzenlerinden etkilenip etkilenmediği hususunda üç farklı görüş ortaya çıkmıştır.

1. Fıkhın tamamı değil, fakat İslam hukuku olarak nitelenen kısmı Roma hukukuna dayandığı görüşü.

2. İslam hukukun, sonraki dönemlerde, Endülüs yoluyla, önce Roma hukukunu ve Batı uluslararası hukukunu ardından da İngiliz ve Fransız, hatta İsrail hukuklarını etkilediğini görüşü.

3. İslam hukukunun kaynağı itibariyle vahye dayalı ve özgün olduğu, hiçbir hukuk düzeninden etkilenerek açığa çıkmadığı; ilke, kavram ve kurumlarının başka bir hukuk düzeninden alınmadığı fikri.

 

Hukuk düzenleri arasındaki kısım benzerlikler, onların mutlak surette birbirinden etkilendiği anlamına gelmez.

 

İslam Hukukunun İlahî Hukuk Düzenleri ile İlişkisi

 

İslam hukuku da diğer ilahî hukuk düzenleri gibi vahiy kaynaklı olması nedeniyle ilahî bir hukuk düzenidir. Hukuk kuralların amacı, toplumsal yaşamı yalnızca düzenlemek değil, aynı zamanda insanları, âhiret mutluluğunu kazanabilmeleri için doğru, iyi ve âdil olana yönlendirmektedir. İslam hukuku kendisinden önceki ilahî hukuk düzenleri yürürlükten kaldırmış ve geçersiz hale getirmiştir. Önceki şeriâtleri nesh etmiştir.

 

İslam Hukukunun Roma Hukuku İle İlişkisi

 

Roma hukukunun İslam hukukunu etkilediği, hatta İslam hukukunun varlığını Roma hukukuna borçlu olduğunu iddia ederler.

 

1. Hz. Peygamber yaptığı seyahatlerde Suriye’de uygulanan Doğu Roma (Bizans) hukukunu öğrenmiştir.

 

Hz. Peygamber Suriye’ye sekiz ve yirmi dört yaşlarında iki kez gitmiş, son gidişinde on beş gün kalmıştır. Üstelik Hz. Peygamber dillerini de bilmezdi.

 

2. Beyrut ve İskenderiye’de Roma hukuku eğitimi veren okullar ve bu hukuku uygulayan mahkemeler mevcuttu. Buralar Müslümanlar tarafından ele geçirildikten sonra eş-Şâfiî İslam hukukçuları Roma hukukunu öğrenmiş ve İslam hukukuna aktarmışlardır.

 

Sözü edilen hukuk okulları İmparator tarafından kapatılmıştır. Beyrut hukuk okulu da deprem sebebiyle yıkılmıştır. Eş-Şâfiî’nin Mısır’a yerleştiği dönemde İslam hukuku oluşumu büyük ölçüde tamamlamıştı. Mahkemelerin etkisine gelince, İslam mahkemelerinde yalnızca İslam hukuku hükümlerinin uygulanması mümkündür.

 

3. Roma hukuku fethedilen bölgelerin örf-âdeti yoluyla İslam hukukunu etkilemiştir.

 

Kaynaklarda İslam hukukçularından herhangi birinin Roma hukuku kuralları hakkında bir şey bildiğine dair hiçbir kayıt bulunmamaktadır. İslam mahkemelerinde yargılanan kimse, bir gayr-i müslim vatandaş da olsa, davaya İslam hukuku hükümlerinin uygulanma zorunluluğu vardır. Örf-âdet, İslam hukukunda bağımsız bir delil değildir.

 

4. Roma hukuku kuralları, önce Talmud’un hukukî içeriğini ve Câhiliye örf-adet kurallarını etkilemiş, dolaylı olarak da İslam hukukuna aktarılmıştır.

 

 Câhiliye hukukunun Roma hukukundan etkilendiğine dair hiçbir bilimsel kanıt bulunmamaktadır. Roma hukukunun Yahudi hukukunu etkilemesi değil, tersi söz konusudur. Araştırmalar Roma hukukunun III. Yüzyıldan sonra Talmud’dan etkilendiğini ortaya koymuştur. İslam’ın önceki ilah’î hukuk düzenlerini geçersiz kıldığına dair ilke, İslam hukukçuların Yahudi hukukundan kural aktarmalarını ihtimal dışı bırakmaktadır.

 

5.Roma hukuku tarihsel bakımdan önce olduğu için İslam hukukunun ondan etkilenmiştir.

 

Benzerlikler evrensel hukuk düşüncesinin genel ilkelerinden ya da ortak toplumsal gereksinimlerden kaynaklanmış olabilir. Roma hukuku ile İslam hukuku arasında kaynak irade, hukuk sistematiği ile temel ilke ve kurumlar açısından farklar bulunmaktadır.

 

Bu iddia günümüzde artık bilimsel olarak çürütülmüştür.

 

İslam Hukukunun Câhiliye Hukuku ile İlişkisi

 

Cahiliye hukuku tabiriyle İslam’ın gelmesine kadar Arap toplumunda geçerli olan hukuk kuralları bütününü kastediyoruz. Cahiliye hukuku örfü âdet niteliğindedir. Hukukî çekişmeler, genellikle kabile reisleri ya da kâhinlerin hakemliğinde ve geçerli olan örf-âdet hukukuna göre çözümleniyordu. Kararlara uymamanın yaptırımı sosyal nitelikteydi. Sosyal yaptırım etkili bir yaptırım, ancak her zaman suçlu oranı dengeli olmadığı gibi, aynı suça her zaman aynı tepki gösterilmediğinden istikrarlı da değil.

 

İslam, Câhiliye hukukuna yönelik üç tutum benimsemiştir.

İkbâ:kural ve kurumların olduğu gibi bırakılmaları.

Islah: bazı kural ve kurumların düzeltilerek kabul edilmesi. Örneğin birden fazla kadınla evlenmek, belli şartlarla ve sayı bakımından sınırlamalarla düzelterek kabul edilmiştir.

İlga: kural ve kurumların geçersiz sayılıp, tümüyle yürürlükten kaldırılması. Örneğin mehirsiz ve mübadele suretiyle evlilikler ve faiz yürürlükten kaldırılmıştır.

 

İSLAM HUKUKUNUN TEMEL ÖZELLİKLERİ

 

1. İlahî iradeye dayalı olması: İslam hukukunun kaynağı ilahî iradeyi temsil eden Kitâb ve Sünnet’tir. Buna şer’îlik ilkesi denilmektedir. Kitâb ve Sünnet’te açıkça öngörülen kurallar dışında kalan kısmı ictihad yoluyla ortaya konulmuştur.

 

2. Yaptırımın ikili karakterde olması: İslam hukukunda hukuk kuralları, onun bir hukuk düzeni olmasından ötürü dünyevî (hukukÎ ve cezaî) yaptırımla desteklendiği gibi aynı zamanda uhrevî yaptırımla da desteklenmektedir.

 

3. Bilimsel doktrin niteliğinde teşekkül etmesi: İslam hukuku, fukahâ tarafından devletsel yetki kullanılmaksızın kişisel ictihad yöntemiyle geliştirilmiştir. Kişisel ictihad, salt bilimsel bir faaliyet niteliğindedir.

 

4. Meseleci (kazuistik) yöntemle oluşturulması: İslam hukuku başlangıçta İslam hukukçularının önlerine gelen meselelerden her birini ayrı ayrı incelemek suretiyle geliştirdikleri hukukî çözümlerin bir araya toplanmasıyla oluşmuştur. Zaman içinde çoğalan tek tek hükümler, konu bakımından tasnif edilmiş ve benzer meseleleri ortak hükümler altında birleştiren küllî kaideler (genel ilkeler) tespit edilmiştir.

 

 

 

 

 

 

  

 

2. İslam Hukukunun Oluşumu ve Tarihsel Gelişimi

 

GİRİŞ

 

Hz. Peygamber dönemi, İslam hukukunun oluşum sürecinin başlangıç noktasıdır. Bu dönemde İslam hukukunun ana eksenini teşkil eden ahkâm ayetleri nazil olmuş, Hz Peygamber tarafından nasıl anlaşılacağı ve uygulanacağı sahabe nesline öğretilmiştir. Ayrıca Hz. Peygamber’in ictihad kapsamında değerlendirilecek bazı tasarrufları olmuştur. Sahabe nesli hukukçuları, Hz. Peygamber’in vefatından sonra Kur’ân ve Sünnet’te çözümünü bulamadıkları olayları bu iki kaynak ışığında ictihad ederek karara bağlamışlardır. Onların bu içtihadları tabiûn nesli için kaynak niteliği taşımıştır. Tabiûn neslinde ekolleşme başlamış. Artık ekollerin içerisinde belirli hukukçular öne çıkmış, bunların görüşleri öğrencileri tarafından sistemleştirilmiş ve üstadların adlarıyla anılan “mezhep” isimli yeni bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Bu mezhepler hukuki istikrar ihtiyacını karşılamıştır. Yeni ortaya çıkan problemler mezhep içi ictihad metoduyla çözüme bağlanmıştır.

 

İSLAM HUKUKUNUN OLUŞUM SÜRECİ VE DÖNEMLENDİRİLMESİ

 

İslam hukukunun oluşum süreci ile ilgili olarak Hz. Peygamber, sahabe, tabîun dönemlerinde hazırlık safhasının tamamlandığı; müctehid imamlar döneminde sistemleşmeye başladığı; mezhep merkezli dönemde ise sistemin olgunlaştığı ifade edilebilir.

 

Dönemler kimilerince Hz. Peygamber-Emeviler-Abbasiler şeklinde sınıflandırılmıştır. Kimileri de doğuş, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık dönemlerinden söz etmişlerdir. Üçüncü bir yaklaşım ise Hz. Peygamber-sahabe-tabiûn-müctehid imamlar şeklindedir.

“Hz. Peygamber-sahabe-tabiûn-müctehid imamlar-mezhep merkezli dönem kanunlaştırma hareketleri ve yeni dönem” şeklinde bir sıralama takip edeceğiz. (müellifçe)

 

Hz. Peygamber Dönemi

 

Mekke’de Allah’ın birliği, Peygamberlik müessesi, Ahiret hayatı gibi temel inanç ilkelerinin yerleştirilmesine yönelik olmuştur. Somut hükümler Medine döneminde söz konusudur.

 

Medine döneminde ibadet konuları ile ilgili ayrıntılı hükümlerin yanı sıra evlenme, boşanma, velayet, miras, ticari hayat, akitler ve borç ilişkileri, haksız fiiller, cezalar, muhakeme (yargılama) usulü, savaş ve barışla ilgili kurallar vb. sosyal hayatın hemen her alanını düzenleyen kurallar vaz edilmiştir.

 

Bu Dönemde Hukukun Kaynakları

 

Hz. Peygamber döneminde hukukun temel kaynağı vahiydir. Kitâb ve Sünnet’tir.

Sünnet, Hz. Peygamber’in ahkâm ayetlerinin anlaşılması ve uygulanması ile ilgili söz, eylem ve onaylamalarını içerdiği gibi, Kur’ân’da temas edilmeyen konuları hükme bağlayan tasarruflarını da kapsamaktadır. Kitâb ve Sünnet’in her ikisini ifade etmek için nas terimi kullanılmaktadır. Diğer temel terim ise ictihaddır.

 

Hz. Peygamber’in içtihadında iki ihtimal söz konusudur. Eğer ulaşılan çözüm ilahi iradeye uygun değilse, vahiy aracılığıyla meselenin hükmü belirtilmekte ve konu açıklığa kavuşturulmaktadır. Eğer Hz. Peygamber’in benimsediği çözüm ilahi iradeye uygunsa herhangi bir müdahale söz konusu olmamakta, bu durum da zımnî bir onay şeklinde değerlendirilmektedir. Hz. Peygamber’in döneminde sahabenin yaptığı ictihad ise ancak onun onayından geçtiği takdirde geçerli kabul edilmekteydi. Sahabenin içtihadı bölgelere görevlendirilmeleriyle gündeme gelmiştir. Örneğin Yemen’e gönderilen Muaz b. Cebel.

Sahabe nesli problemlere çözüm getirmek için ictihad edileceğini, sonuçta bazen hata bazen de isabet edileceğini Hz. Peygamber’in  sağlığında uygulamalı olarak öğrenmiştir.

 

Örflerin geçerliliği Hz. Peygamber tarafından onaylanmalarıyla mümkün olmuştur ve meşruiyet açısından sünnete dayanmaktadır. Sonuç olarak Hz. Peygamber döneminde iki kaynaktan bahsetmek mümkündür: Kitâb ve Sünnet.

 

Bu Dönemin Temel Özellikleri

 

Tedrice Riayet

 

Bu dönemde önemli bir özellik, mükellefiyetlerin aşama aşama belirli bir hazırlık ve alıştırma süreciyle yürürlük kazanmasıdır. Namazın günde beş vakit zorunlu kılınması, orucun ve zekâtın farz kılınması, içki ve kumarın yasaklanması, faizli işlemlerin haram kılınması birkaç aşamada hayata geçirilmiştir.

 

Kolaylık İlkesi

 

İlahi iradenin mükelleflerin zorluk ve sıkıntı içerisinde kalmasını değil, bilakis kolaylaştırmayı hedeflediği bizzat Kur’ân’da açıklanmıştır (Bakara 2/185; Nisa, 4/28; Maide, 5/6). Hz. Peygamber’in de günah söz konusu olmadığı müddetçe her iki alternatifin en kolayını tercih ettiği nakledilmektedir (Buhari, Menâkıb, 24). Bu prensibin yansıması olarak birçok konuda ruhsatlar tanınmış, zaruretlerin mahzurlu uygulamaları mübah kılacağı ifade edilmiştir.

 

Toplumun Maslahatının Gözetilmesi

 

Hz. Peygamber döneminde hükümlerin vaz edilişi sırasında toplumun temel ihtiyaç ve faydalarının gözetilmesi, hukuki yapılanmanın bariz bir özelliği olarak dikkat çekmektedir. Bu bağlamda bazı hukuki düzenlemelerin toplumun maslahatı doğrultusunda değişme tabi tutulduğu görülmektedir.

Örneğin önceleri ebeveyn ve yakın akraba hakkında vasiyette bulunma mükellefiyeti söz konusu iken, daha sonra mirasçılar ve hisseleri ayrıntılı olarak belirlenmiştir. Bu ilke Hz. Peygamber’in uygulamalarında da görülmektedir.

 

Hz. Peygamber döneminde bir yandan toplumun ihtiyaç ve maslahatı gözetilirken, diğer yandan toplumu daha yüksek gayelere yönlendirerek dönüştürmeyi amaçlayan bir hukuk siyaseti izlenmiştir.

 

Sahabe Dönemi

 

Dört halife dönemini ve kısmen Emevi idaresini kapsayan bir zaman dilimi söz konusudur. İlk iki halife dönemindeki uygulamalar, İslam hukuk düşüncesinin gelişimi açısından ayrı bir önem taşımaktadır. İctihad niteliğine haiz olan sahabilerin çoğunlukla Medine’de bulunması, bazı konularda istişare ile geniş tabanlı bir karara ulaşılmasını kolaylaştırmıştır. Daha sonraki dönemlerde ise çeşitli bölgelere yerleşen sahabiler sahip oldukları nas birikimi ve ictihad nosyonunu kendilerine öğrencilik eden tabiûn nesli hukukçularına aktarmışlardır. Mekke’de İbn Abbas, Kûfe’de Abdullah b. Mesud, Medine’de Zeyd b. Sabit ve İbn Ömer gibi fakih sahabiler gerek fetva hususunda gerekse fıkhi birikimin aktarılmasında önemli rol oynamışlardır.

 

Sahabe döneminde Hukukun Kaynakları

 

Hukukun ilk kaynağı naslardı. Konuyla ilgili nassa ulaşılamadığında meselenin çözümü için ictihad yapılıyordu. Sahabe döneminde İslam hukukunun üç kaynağından bahsedebiliyoruz: Kitâb, Sünnet ve ictihad.

İlk iki halife, konuyla ilgili nassa ulaşamadıkları zaman diğer fakih sahabilere Hz. Peygamber’in meseleye açıklık getiren bir hükmü olup olmadığını sorarlardı. Bu yolla da nakli bir bilgiye ulaşılmazsa (=ictihad) önde gelen sahabilerin bir araya toplanılarak atılacak adımlar ve alınacak kararlar konusunda onların görüşlerinin alınması “şûra”dır. İctihaddan farklı olarak danışma esasına dayanır.

 

Eğer fakih sahabilerin hepsi toplanmışsa veya şura kararı açıklandıktan sonra bir muhalefet söz konusu olmamışsa, bu şekilde ulaşılan sonuçlar, daha sonraki döneme sahabenin icmâı şeklinde yansımıştır.

 

Sahabe Dönemindeki İctihad Faaliyetinin Özellikleri

 

1. İctihad geniş bir şekilde uygulanmış ve teşvik edilmiştir. Özellikle ilk iki halife döneminde ictihad faaliyetleri somut meseleleri çözmeye yöneliktir.

 

2. Fakihler, içtihadın hata ihtimaline açık ve göreceli bir sonuç verdiğinin bilincinde olarak bu metodu kullanmıştır. Bundan dolayı aynı konuda farklı ictihadlarda bulunabilmişler ama birbirlerini itham etmemişlerdir.

 

3. Bu dönemde, belli illet ve hikmetlere dayandığı düşünülen nasların, zamanın ve şartların etkisi sonucu illetlerinde bir değişme yaşandığı kanısıyla, gâî (amaçsal) yoruma tabi tutuldukları görülmektedir.

 

4. Sahabe dönemi hukukçuların nas bulunmayan konularda çözüme ulaşmak için ictihad etmişlerdir. Bazen Hz. Peygamber dönemindeki bir olayla benzerlik kurmuşlar, bazen de fayda ve maslahat açısından konuya yaklaşarak uygun gördükleri çözümü benimsemişlerdir. Yaptıkları ictihad faaliyeti re’y adı altında ifade edilmiştir.

 

Sahabenin İhtilaf Sebepleri

 

Görüş ayrılıkların sebeplerini başlıca üç grupta toplamak mümkündür:

 

1. Kur’ân ve Sünnet nasları delalet açısından, her zaman aynı kesinliğe sahip değildir. Dil imkânları çerçevesinde farklı anlama ihtimalleri mevcuttur. Farklı sahabiler, farklı anlama biçimlerini tercih ederek değişik sonuçlara ulaşmıştır.

 

2. Sahabilerin sünnet konusundaki birikimi aynı seviyede değildi. Sünnetle ilgili diğer bir ihtilaf sebebi ise rivayetlerin Hz. Peygamber’e aidiyeti konusunda farklı kriterler benimsemeleriydi.

 

3. Her sahabinin zihin yapısının ve hukuki melekesinin farklı olması, ister istemez ictihadi konularda görüş ayrılığını da beraberinde getiriyordu. Bu hususta sosyal çevre farkı da etkili olmaktadır.

 

Sahabe Döneminin Temel Özellikleri

 

Bu dönemde Kur’ân ve Sünnet nasları hukuki açıdan yorumlanmış, sonraki dönemlere intikal edecek birikim meydana getirilmiştir.

 

Bu dönemin diğer önemli özeliği de siyasi gruplaşmanın hukuki anlayış üzerindeki tezahürleridir. Hariciler, siyasi açıdan muhalif oldukları sahabilerin rivayet ya da fetvalarına değer vermemiş, Müslümanların çoğunluğundan farklı, sünneti dışlayan, ayrı bir hukuk anlayışı geliştirmiştir. Sadece ehl-i beyt imamlarının fetvalarına değer atfeden Şîa da ayrı bir hukuk anlayışı geliştirmiştir.

 

Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat rivayetin kabulü için siyasi görüş farklarını bir kriter olarak benimsememiş; rivayet tekniği ve karakter açısından güvenilir kabul ettiği ravilerin aktardıkları haberleri hukuki materyal olarak kullanmış, bu hususta sahabiler arasında ayrım yapmamıştır.

 

Tabiûn Dönemi

 

“Emeviler Dönemi” İslam ülkesinin sınırlarının genişlemesi, farklı sosyal çevreye ve etnik kimliğe mensup birçok insanın İslam’la tanışması tabiûn döneminde fıkhi faaliyetin canlı bir şekilde icra edilmesinin sebepleri arasında yer almaktadır.

 

Tabiûn dönemi fıkıh hareketleri içerisinde “mevâlî” adı verilen, Arap kökenli olmayan alimler önemli rol oynamıştır.

 

Medine’de Said b. Müseyyib, Mekke’de Atâ ve İkrime, Kûfe’de Alkame b. Kays, İbrahim en-Nehaî ve Said b. Cübeyr ilk akla gelen isimlerdir.

 

Tabiûn Dönemimdeki Hukukun Kaynakları

 

Tabiûn döneminde de Kitâb, Sünnet ve ictihad hukukun ana kaynaklarını teşkil ediyordu. Bunların yanında sahabe dönemi hukukçuların ictihad ve fetvaları da bir hukuk kaynağı niteliği taşıyordu.

 

Tabiûn döneminde İslam Hukuku’nun kaynakları: Kitâb, Sünnet, sahabenin şûra/ istişare temelli kararları (sahabe icmâı), sahabenin ihtilafları ve genel olarak ictihad (re’y).

 

 

Tabiûn Döneminin Temel Özellikleri

 

Hukuk Ekolleri: Hicaz-Irak ya da Hadis-Re’y Ekolleri

 

Hicaz müctehidlerinin çoğunu hadis ehli, Irak müctehidkerinin çoğunu re’y ehli içerisinde değerlendirmek mümkündür.

 

Re’y içtihadını geniş bir çerçevede kullanmışlar ve birçok meseleyi karara bağlamışlardır. Buna karşın hadis taraftarı kapsamında değerlendirilen alimler, bütün çabalarını hadislerin ve sahabe fetvalarının ezberlenip anlaşılmasında yoğunlaştırmışlardır. Re’yle ictihad etmekten kaçınırlardı, zorlayıcı bir durumla karşılaşmadıkça buna yanaşmazlardı.

 

Hadis taraftarlığın Hicaz bölgesinde, re’y taraftarlığının da Irak bölgesinde yoğunlaşmasının gerekçeleri:

 

1. Hicaz bölgesinde hadisler ve sahabe fetvalarından oluşan külliyetli miktarda nakle dayalı fıkıh materyali bulunuyordu. İrak’ta ise bu yoğunlukta rivayet malzemesi bulunmadığı için Iraklı hukukçular nasların illetlerini tespit ederek genel kurallara ulaşmaya, lafzî olarak naslarla irtibatlandırılamayan olayları, illetler ve amaçlar aracılığıyla nasların ruhuna bağlamaya çalışıyorlardı.

 

2. Kimi gruplar kendi ideolojileri doğrultusunda hadis uydurmaktan çekinmiyordu. Bu durum Iraklı hukukçuları rivayetlerin kabulü konusunda titiz davranmaya ve dıkı şartlar aramaya yönlendiriyordu.

 

3. Irak coğrafyasında sosyal çevre ve gündelik yaşam, Hicaz’da rastlanmadığı ölçüde karmaşık bir yapı arzediyordu. Çözülmesi gereken çok sayıda mesele ve toplumun beklentileri söz konusuydu. Bu durum Iraklı hukukçuları re’y metodunu oldukça etkin ve yaygın bir tarzda kullanmaya sevk ediyordu. Hicaz bölgesinde, eldeki nakle dayalı malzeme ihtiyacı kâfi geliyor, hakkında hadis ya da sahabe fetvası bulunmayan bir mesele ile neredeyse karşılşılmıyordu.

 

Kurucu hukukçulardan Ebu Hanife’nin re’y ehli, Ahmed b. Hanbel’in hadis ehli olduğu noktasında görüş birliğine ulaşılmıştır. Diğer müctehid imamların hangi tarafta yer aldığı konusunda farklı yaklaşımlar mevcuttur.

 

Müctehid İmamlar Dönemi (H. 2. yy – H. 5. yy)

 

“Fıkhın altın çağı” ya da “tedvin dönemi” olarak da nitelendirilir.

 

Sistemleştirme ve ekolleşmenin gerçekleşmesi:

 

1. Emevileri iş başından uzaklaştırarak iktidara gelen Abbasiler, toplum üzerinde meşruiyet kazanmak ve etkinliklerini artırmak amacıyla dini konulara ve ilim adamlarına ilgi göstermiş, bu alandaki çalışmaları teşvik etmiştir.

 

2. İspanya’dan Çin’e İslam’a yeni giren, farklı gelenek ve kültürlere sahip insanların ameli konularla ilgili birçok meselenin hükmünü öğrenme ihtiyacı hissetmesi de İslam hukuku alanındaki çalışmalara hız vermiştir.

 

3. Bu dönem hukukçuları, hukuk alanında sistemleşmeye imkân verecek bir gelenek ve alt yapıya dayanma şansına sahip olmuşlardır.

 

4. Tedvin ve ekolleşme için gerekli ortamın oluşmasının yanında, bu ekolleşmeye önder olarak takdim edilecek hukukçuların olması, ilgili faaliyetleri kolaylaştırmıştır.

 

Müctehid İmamların Dönemindeki Hukukun Kaynakları

 

Kitâb ve Sünnet hukukun temel kaynaklarıydı. Sahabenin ittifak halinde oldukları ictihadları (sahabe icmâı), sahabenin bireysel ictihadları da kaynaklardandı.

 

Müctehid İmamlar Döneminin Temel Özellikleri

 

Mezhepadı verilen yapılanma, içinden çıktığı ekolün özelliklerini yansıtmakla beraber, kurucu kabul edilen hukukçunun görüşleri çerçevesinde şekillenmekteydi.

 

Mezhep “belli bir müçtehidin kendine mahsus ictihad usulü ve bu usul ile elde edilmiş fıkıh hükümleri bütünü”nü ifade ediyordu.

 

Fıkhın tedvin edilmesi bu dönemin diğer bir önemli özelliğidir. Fıkhi malzemenin gerçek anlamda yazılı kaynaklarda derlenip sistematik bir şekilde tedvin edilmesi müctehid imamlar döneminde gerçekleşmiştir. Ortaya konan ictihadların naslarla bağlantısını göstermek ve sistematik tutarlılığını ortaya koymak amacı taşıyan fıkıh usulü disiplinin tedvinine de bu dönemde başlanmıştır. Şâfiî’nin er-Risale’si bu literatürün bize ulaşılan ilk örneğidir.

 

Mezhep Merkezli Dönem

 

Hicri IV. Asırdan 19. Yy sonlarına kadar sürdü.  Hukuki faaliyetin mezhep yapılanması içerisinde sürdüğü bu dönem taklid dönemi olarak adlandırılmaktadır.

Usul terminolojisinde, “delilini bilmeksizin bir başkasının görüşüyle amel etmek” anlamında kullanılan taklid, ictihad yeterliliği olmayanların müctehidlerin görüşlerine uymasını deyimlemektedir. İlk dönemde mezhep doktrinini izah eden eserler kaleme alınmıştır, ikinci dönem fıkhı faaliyetin tamamı metin-şerh-hâşiye çizgisinde idi.

Bu dönemin en bariz vasfı mevcut geleneklerden bağımsız bir ictihad faaliyeti muteber kabul edilmemiştir.  Burada kastedilen “İctihad kapısının kapanması” veya “mutlak ictihad”tır. İctihad kapısının kapandığı düşüncesinin ortaya çıktığı dönem olarak hicri IV. Asır gösterilmektedir.

 

Hanefi hukukçu Kerhî’ye göre nasların anlaşılması da mezhep bütünlüğü içerisinde mümkündür. Naslara doğrudan müracaat, bir mesele ile ilgili mezhebin kaynaklarında herhangi bir hüküm bulunmadığı zaman mezhebin usul ve kuralları çerçevesinde söz konusu olabilir.

 

Müctehid imamlar döneminin akabinde mezhep yapılanmasının yaygınlaşmasını ve yerleşmesini sağlayan farklı faktörler:

 

1. Hukukta istikrar ihtiyacı önemli ölçüde kendini hissettiriyordu. Mezhep yapılanması da bu ihtiyacı kısmen karşılamıştır. Hükümdarların belli mezhepleri desteklemelerinin, mezheplerin görüşlerinin öğretilmesi için medrese ve vakıflar tahsis edilmesinin mezheplerin hukuk emniyetine katkı sağlamıştır.

 

2. Kurucu hukukçuların öğrencilerinin hocalarının görüşlerini sistemleştirme ve yaymadaki gayretleri de ekolleşmeyi hızlandırmıştır.

 

3. Yetişkin talebelerin hocalarının görüşlerini yayma faaliyetleri çerçevesinde tedvin hareketinin rolü önem taşımaktadır. Hem hukuk öğrenimi kolaylaştırılmış, hem de mezhep yapılanmasına katkı sağlanmıştır.

 

Mezhep Merkezli Dönemin Temel Özelliikleri

 

1. Bu dönemde yazılan eserler, ulaşılan hükümlerin temellendirilmesi gayesine yöneliktir. Bu eserlerde mezhebin kurucu hukukçularının ictihad ve yorumları sistemleştirilmiş, bunlardan bir takım genel kurallar çıkarılmış, bu kurallar ışığında da birçok yeni mesele hükme bağlanmıştır. Fıkıh usulü çalışmaları ve fıkhi tartışmalar yaygınlaşmıştır. Özetleme gayesi güden metin ya da muhtasar adıyla anılan el kitapları ve şerh ve haşiye çalışmaları yapılmıştır. Mebsût, Mecmû ve Muğnî gibi eserler kaleme alınmıştır.

 

2. Fetâva, nevâzil ya da vâkıât türlü eserler yazılmıştır. İlgili literatür, mezhep merkezli dönemde de hukuki faaliyetin durmadığını, birçok yeni olayın mezhep içi ictihad metotlarıyla çözüldüğünü göstermektedir.

 

3. Dönemin bir diğer özelliği de örfî hukuk ve kanunname geleneğidir. Özellikle Osmanlı uygulamasında hukuk sisteminin, fıkıh doktrinine dayalı şer’î hukuk ile hükümdarın iradesiyle pozitif hukuk kuralı niteliğini kazanan örfî hukuk üzerine oturduğu görülmektedir.

Örneğin Fatih’in idari düzenlemeleri içeren kanunnâmesi ile, Yavuz ve Kanuni’nin ceza hukuku içerikli kanunnâmeleri.

 

KANUNLAŞTIRMA HAREKETLERİ VE YENİ DÖNEM

 

Bu  dönemin Mecelle’nin hazırlanışı ile başladığı ve günümüzde  de sürdüğü ifade edilmektedir. “Canlanma” ve “uyanış” dönemi de denir. Bu yaklaşımın gerekçesi, kanunlaştırma hareketleri ile birlikte hukuki faaliyetin bir mezhebin görüşleri ile sınırlı olamayacağı, dört mezhebin görüşlerinden, hatta dört mezhep dışında kalan müctehidlerin ve ekollerin görüşlerinden de istifade edilebileceği düşüncesinin yerleşmesidir.

 

Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye 1851 maddelik bir kanundur. Eşya, borçlar ve yargılama hukukuyla ilgili kısımları kapsamaktadır. İslam hukukunda kanunlaştırma hareketinin ilk örneğidir. Hanefi mezhebine bağlı olan ve İslam hukukuna dayanan Mecelle, form itibariyle Batı kanunlarını örnek almıştır.

 

İslam hukukuna dayalı ikinci bir kanun da 1917 yılında yürürlüğe giren Hukuk-ı Aile Kararnamesi. Özelliği ise hazırlanışı esnasında Hanefi mezhebi dışındaki diğer mezheplerin, hatta görüşleri kurumsal mezhepleşememiş müctehidlerin ictihadlarından da yararlanmış olmasıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

3.İslam Hukuk Ekolleri

 

GİRİŞ

 

Hukuki anlamda ekolleşmenin başlangıcında “ihtilaf” olgusunun önemli bir etken olduğu söylenebilir.

 

İslam Hukukçularının İhtilaf Sebepleri

 

Beş vakit namazın farz olması, adam öldürmenin haram olması gibi hususlarda herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Kesinliği ifade etmek amacıyla hükümler ve benzerleri için “zarûrat-ı dîniyye”, yani “kesin olarak bilinmesi ve inanılması gereken dini hükümler” ifadesi kullanılmaktadır.

 

Delillerin farklı anlaşılması ve yorumlanmaya müsait olduğu konularda ihtilaf etmek ve farklı sonuçlara ulaşmak, mümkün ve meşru kabul edilmektedir. Fıkıh doktrininde bu alan ictihada izin verilen alanı oluşturmaktadır.

 

1.  Nasların metinlerinin farklı şekilde anlaşılması, hükümde görüş ayrılıklarına yol açmıştır. Burada ağırlıklı olarak dilin yapısı ve özellikleri devreye girmektedir.

 

2. İslam hukukçuların sünnet konusundaki birikimlerinin farklı olması, ictihad konusunda farklılıklara neden olmuştur. Hadisler tedvin edildikten sonra ise hadisin güvenirliğini tespite yönelik metodolojik ayrılıklar öne çıkmıştır.

 

İslam hukukçuların tamamı sünnetin bağlayıcı bir hukuk kaynağı olduğu konusunda birleşmiştir. Görüş ayrılığı ve ihtilaflar herhangi bir konuyla ilgili rivayetlerin Hz. Peygamber’e ait olup olmadığının tespiti ile ilgilidir.

 

3. İslam hukukçuların Medine uygulaması, sahabe kavli, kıyas, istihsan, maslahat, sedd-i zaraî vb. tali delil ve yöntemlerin kaynak değeri konusunda farklı düşünmeleri de ictihad farklılıklarına neden oluyordu. Delillerin öncelik sırası, çatışma durumunda incelenecek yöntem, genel içerikli ifadelerin tahsisi, bazı hükümlerin neshi vb. hususlardaki metodolojik ayrılıklar da ihtilaf sebebiydi.

 

4. İslam hukukçularının farklı hukuki nosyonlara sahip olmaları, kimi nassların illetleri ve kimi hükümlerin amaçları hakkında farklı sonuçlara varmalarına sebep oluyor, bu da ictihad farklılığını gerektiriyordu.

 

5. İslam hukukçularının bulundukları sosyal çevrelerin farklı olması ictihad farklılıklarını da beraberinde getirmiştir. “şartların ve çevrenin farkından kaynaklanan ihtilaf” (ihtilafü’z-zaman) ve “delil ve yöntem farklılığından kaynaklanan ihtilaf” (ihtilafü’l-burhân) ayrımı yapılmıştır.

 

6. Siyasi yönelim farklılıkların fıkhi eğilimler üzerindeki etkisi. “Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat”, “Hariciler” ve “Şiiler”in siyasi eğilimlerine uygun olarak farklı hukuk anlayışları benimsedikleri görülmektedir.

 

İhtilaf eden İslam hukukçuları, faaliyetlerini hukuk ekolleri içerisinde sürdürmüşlerdir.

 

İslam Hukuk Ekollerinin Sınıflandırılması

 

Yaşayan Sünni hukuk ekolleri “dört mezhep” adıyla da anılan Hanefi, Şâfiî, Maliki ve Hanbeli ekolleridir. Günümüze kadar varlığını sürdüremeyen Sünni hukuk ekolleri de bulunmaktadır. Örneğin Evzâî, Sevrî, Taberî ve Zahirî ekolleri. Şii çevrede Zeydî, Caferî ve İsmailî ekolleri, Harici çevrede ise İbazî ekolü teşekkül etmiştir.

 

Yaşayan Sünni Hukuk Ekolleri

 

Hanefî Ekolü

 

Kurucusu

 

Hanefi ekolü Kufe’nin önde gelen hukukçusu, re’y ekolüyle adı özdeşleşmiş bir müctehid olan Ebu Hanife Numan b. Sabit etrafında şekillenmiştir. “İmam-ı A’zam” hicri 150 yılında vefat etmiştir. Kimilerinde tabiûn nesline, kimilerince ise tebe-i tâbiîn kuşağa mensup kabul edilmektedir.

 

Hocası Hammad b. Ebî Süleyman’ın vefatı üzerine ilim halkasının başına geçmiştir. Gerek kelami meselelerle ilgilenmesi neticesinde gelişen akıl yürütme yeteneği, gerekse ticari faaliyetleri sırasında edindiği sosyal hayata ilişkin tecrübe ve birikim Ebu Hanife’nin hukuk nosyonuna katkı sağlamıştır. Ebu Hanife’nin ilim silsilesi Hz. Ali’ye dayanmaktadır.

 

Ebu Hanife’nin başvurduğu kaynakların Kitâb, Sünnet, en genel anlamıyla Sahabe Kavli ve ictihad olduğunu söyleyebiliriz. İctihad, kıyas ve istihsanı kapsamaktadır. Sonraki Hanefi hukukçular icmâyı bir kaynak olarak kabul etmişlerdir.

 

Ebu Hanife kıyası etkin bir biçimde kullanması, kıyasın hedeflenen neticeye ulaştırmadığı durumlarda ise istihsani devreye sokması ile tanınmaktadır.

 

Arzu edilmeyen sonuçların, yine hukuk içerisinde kalarak ve hukukun imkânları ile aşılması şeklinde ifade edebileceğimiz hiyel uygulamaları ile ilgili Ebu Hanife’den birçok örnek nakledilmiştir.

 

İbadet ve muamelelerde kolaylık, fakir ve zayıfın korunması, insanın tasarruflarının meşru sayılması, insan hürriyetinin gözetilmesi ve devlet başkanının şahsında devletin hâkimiyetinin gözetilmesi hususları Ebu Hanife’nin ictihadlarında etkili olan eğilimlerdir.

 

Hayatını kendi ticari faaliyetleriyle kazanan Ebu Hanife herhangi kamu görevi (kadılık) kabul etmemiş hatta bu nedenle baskı da görmüştür.  

 

Ebu Hanife’nin hukuki görüşleri talebelerinin kaleme aldığı eserler aracılığıyla intikal etmiştir.

 

Öğrencileri ve Literatür

 

Önde gelen dört öğrencisi Ebu Yusuf Yakub b. İbrahim, Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî, Züfer b. Hüzeyl ve Hasen b. Ziyad’dır. Ebu Yusuf ve Muhammed, Hanefi mezhebinin yapılanması içerisinde ikinci ve üçüncü imam olarak kabul edilmişlerdir. Bazılarına göre “mezhepte müctehid” bazılarına göre ise “mutlak müctehid” olarak gösterilmektedirler. Ancak bunların görüşleri, hocalarının görüşleriyle birlikte tedvin edilerek Hanefi mezhebi adı altında doktrinleşmiştir.

 

Başkadı olan Ebu Yusuf, tayin ettiği kadıları Ebu Hanife’nin öğrencileri arasından seçerek Hanefi ekolünün kurumlaşma ve yaygınlaşmasına ciddi katkı sağlamıştır.

 

Hanefi ekolünün görüşlerinin tedvininde en önemli rolü İmam Muhammed üstelnmiştir. Onun en önemli eserleri iki grupta toplanabilir:

 

1. Zahirü’r-rivâye meşhur raviler aracılığıyla ve yaygın biçimde rivayet edilmiştir. Bu kitaplar el-Asl/ el-Mebsût, el-Câmiü’l-kebir, el-Câmiu’s-Sağir, es-Siyerü’l-kebîr, es-Siyerü’s-sağir ve ez-Ziyâdât olmak üzere altı tanedir.

 

2. Nadiru’r-rivaye, bunlar Keysâniyyât, Harûnniyât, Cürcâniyyât, Rakkiyyât ve Ziyâdâtü’z-ziyâdât adlı eserlerdir.

 

İmam Muhammed’in el-Âsar, el-Hucce alâ ehl-i’l-Medine de önemli eserleridir.

 

Sonraki Hanefi alimlerden Tahâvî ve Kerhi’nin el-Muhtasar ve Kuduri’nin el-Muhtasar’ı oldukça ilgi görmüştür.

 

Üçüncü bir ana başlığı da “Vâkıât”, “Fetâvâ” ya da “Nevâzil” kapsamındaki eserler oluşturmaktadır. Bu eserler, mezhebin sonraki dönem hukukçularının doktrinde ele alınmamış konularla ilgili görüş ve çıkarımlarını içermektedir.

 

Yayıldığı Coğrafya

 

Abbasiler ve Osmanlılar zamanında resmi mezhep olarak kabul edilmesi Hanefi ekolünün etkinliğini bu devletlerin hâkimiyet sahasına yaymıştır. Türkiye, Balkanla Kafkasya, Azerbaycan, Kırım, Kazan, Orta Asya, Afganistan, Pakistan, Hindistan ve Çin’de yaşayan Müslümanların çoğu Hanefi mezhebine mensuptur. Irak ve Suriye’de önemli sayıda Hanefi vardır.

 

Malikî Ekolü

 

Kurucusu

 

Maliki ekolü, Malik b. Enes el-Esbahî etrafında şekillenmiştir. 179’da vefat etmiştir. Aslen Yemen kökenli olup, ömrü boyunca Medine’den ayrılmadığı nakledilmektedir.

 

Fıkıhta hocası Rebîa b. Ebî Abdirrahman (Rebîatü’r-re’y)’dir.

 

Hz. Peygamber’in sünnetini aksettirmesi açısından Medine amelini ahad haberlerden daha güçlü görürdü. İmam Malik nas bulunmayan konularda kıyas ve Mürsel maslahatla amel ederdi. Maliki fakihleri, İmam Malik’in içtihadında kullandığı kaynakları Kitâb, Sünnet, İcmâ, Medinelilerin uygulanması, kıyas, sahabe kavli, Mürsel maslahat, örf ve âdet, sedd-i zerâyi, istihsan ve ıstıshab şeklinde tespit etmişlerdir.

 

İmam Malik, Muvattâ’da Hicazlıların rivayet ettikleri hadisleri, sahabe ve tabiûn görüşlerini, Medine’de uygulanan hukuki teamülleri bir arata toplayarak fıkıh konularına göre düzenlemiştir.

 

Öğrencileri ve Literatür

 

İmam Malik’in görüşlerinin yayılmasında öğrencilerinin payı büyüktür. Özellikle Kuzey Afrika ülkeleri ve Mısır’dan gelen öğrencileri hocalarının görüşlerini bu ülkelerde yaymak için gayret sarfetmişlerdir.

 

Muvattâ’dan sonra en önemli kaynak olarak el-Müdevvenetü’l-Kübrâ kabul edilebilir.

 

Yayıldığı Coğrafya

 

Medine koşullarında gelişen Maliki mezhebinin yüksek bir şehir kültürüne sahip olmayan Kuzey Afrika halkına daha uygun gelmesine bağlamaktadır. Günümüzde Kuzey Afrika ülkeleri, Moritanya ve Nijerya’daki Müslüman halkın çoğunluğu Maliki mezhebine mensuptur. Mısır, Sudan, Bahreyn ve Kuveyt’te de Malikilik belli bir oranda bulunmaktadır.

 

 

Şafiî Ekolü

 

Kurucusu

 

Şâfiî ekolünün kurucusu aslen Kureyşli olan İmam Muhammed b. İdris eş-Şâfıîdir (v. 204) Mekke’de Müslim b. Halid’den ders almıştır. İmam Malik’ten Muvatta okumuş ve İmam Muhammed’den de istifade etmiştir. Gerek Hicaz gerekse Irak hukuk ekollerinin görüşlerini öğrenme imkânı bulan Şâfiî, kendine has bir metot ve hukuk anlayışı geliştirmiştir. Irak’taki görüşleri için “mezheb-î kadîm”, Mısır’daki görüşleri için de “mezheb-i cedîd” ifadesi kullanılmaktadır.

 

Önce Kitâb ve Sünnet’e başvururdu. Ahad haberlerin isnadın güvenirliğini yeterli görürdü. Prensip olarak Mürsel hadisleri kabul etmezdi. Sahabenin ittifak ettiği görüşlere, saha sonra da sahabenin ihtilaf halindeki görüşlerine başvururdu. Son müracat ettiği delil ise kıyastır. Re’y yoluyla yapılan içtihadı kıyasla sınırlandırmıştır. Şâfiî istihsanı açık bir dille ve sert bir şekilde reddetmiştir.

 

Eserlerini bizzat kaleme almış ya da öğrencilerine dikte ettirmiştir. Er-Risâle, Şâfiî’nin ve fıkıh usulünün müdevvini kabul edilmiştir. Bu eserde beyân, âmm-hâs, nesh, icmâ, kıyas ve ictihad konularına temas edilmiştir. Şafiî’nin İslam hukukunun bütün bölümleri ile ilgili görüşlerini toplayan, mukayeseli bir hukuk kitabı niteliğinde olan eseri ise el-Ümm. Günümüze kadar gelen diğer bir eseri ise İhtilâfü’l-hadis’tir.

 

Öğrencileri ve Literatür

 

İmam Şâfiî’in görüşlerinin yayılmasında Irak’taki ve Mısır’daki öğrencilerinin katkısı olmuştur.

 

Yayıldığı Coğrafya

 

Şâfiî mezhebi günümüzde Mısır, Suriye, Ürdün, Lübnan, İran, Hindistan, Filipinler, Sri Lanka, Malezya ve Endonezya gibi ülkelerde yayılmıştır.

 

Ülkemizde de Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerinde önemli sayıda Şâfiî mezhebi mensubu bulunmaktadır.

 

Hanbelî Ekolü

 

Bu ekolün temsilcisi İmam Ahmed b. Hanbel eş-Şeybânîdir (v. 241). Ahmed b. Hanbel’in baskın olan yönü hadisçiliktir. Kırk bin hadis ihtiva eden el-Müsned temel kaynaklardandır.

 

Hadisçi yönünün ağır basması sebebiyle kimi müellifler Ahmed b. Hanbel’i hukukçu olarak kabul etmemişlerdir.

 

Ahmed b. Hanbel’in başvuru kaynakları Kitâb ve Sünnet’tir. İkinci aşamada sahabenin ittifak ettiği veya muhalifi bilinmeyen fetvalarını delil olarak kabul ederdi. Daha sonra sahabenin ihtilaf ettikleri görüşlerden naslara en uygun bulduğunu tercih ederdi. Dördüncü aşamada Mürsel ve zayıf hadisleri kıyasa tercih ederdi. Beşinci aşamada ise, kıyası kullanırdı.

 

Öğrencileri ve Literatür

 

Hukuki görüşlerini rivayet eden öğrencilerinin başında oğulları Salih ve Abdullah gelmektedir. Ahmed b. Hanbel’in fıkhı görüşlerini el-Camî adlı eserde toplayarak tedvin eden Ebu Bekr el-Hallâl. İbn Teymiyye, İbn Kayyim el-Cevziyye tanınmış Hanbelî hukukçularındandır.

 

Yayıldığı Coğrafya

 

Günümüzde Suudi Arabistan’nın resmi mezhebi olan Hanbelîlîğin, Kuveyt ve körfez ülkelerinde de mensupları bulunmaktadır.

 

Yaşamayan Sünni Hukuk Ekolleri

 

Evzâî Ekolü

Ebu Amr Abdurrahman B. Amr el-Evzaî’ye (v. 157) nispet edilir. Re’y ve kıyas kullandığı nakledilir. Günümüze kadar intikal eden bir eseri yoktur.

 

Sevrî Ekolü

Ebu Abdullah Süfyan b. Said es-Sevri (v. 161) Kufe’li olup hadis taraftarları arasında yer alan bir müctehiddir. Günümüze kadar gelen bir eseri yoktur.

 

Leys Ekolü

El-Leys b. Sa’d (v. 175) Mısırlıların hukukçusu olmuştur. Şâfiî, Leys’in Malik’ten daha güçlü bir hukukçu olduğunu, ancak öğrencilerinin onun görüşlerini yayamadıklarını ifade etmiştir.

 

Taberî Ekolü

Bu ekol ünlü tefsirci ve tarihçi İbn Cerir et-Taberî’ye (v. 310) nispet edilmektedir.

 

Zahirî Ekolü

Bu ekolün kurucusu Ebu Süleyman Davud b. Ali el-Isbehânî ez-Zahirîdir. Rey çeşitlerini tamamen reddetmiştir. Davud ez-Zahiri’ye göre başvuru kaynakları Kitâb, Sünnet ve icmâdır.

 

Zahiri ekolünün en önemli savunucusu, İkinci imamı, ünlü Endülüslü bilgin Ibn Hazm.

 

Diğer Hukuk Ekolleri

 

Zeydî Ekolü (Şii)

Bu ekolün mensupları imam olarak Hz. Hüseyin’in torunu Zeyd b. Ali’yi (v. 122) kabul etmektedirler. Zeyd b. Ali Kur’ân, hadis ve fıkıh konularında seçkin ilim adamları arasında kabul edilmektedir. Başvurduğu kaynaklar: Kitâb, Sünnet, İcmâ, kıyas, istihsan, mürsel maslahat ve akıl şeklinde sıralanmaktadır. Zeydiler’in Şii grupları içerisinde Sünnilere en yakın olan grup olduğu kabul edilmektedir. Zeydîler, Hz. Ali’den önceki üç halifenin hilafetini de meşru kabul etmektedirler. Zeydiler ictihad kapısının kapanmayacağı görüşünü benimsemişlerdir.

 

Zeyd b. Ali’ye nispet edilen el-Mecmû adlı hadis ve fıkıh içerikli kitap günümüze kadar gelmiştir. Zeydiler günümüzde yoğun olarak Yemen’de yaşamaktadırlar. Zeydilik Yemen’in resmi mezhebidir.

 

Caferî Ekolü (Şii)

Şiilerin en kalabalık grubunu teşkil eden Caferiler, hilafetin Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın soyundan gelen on iki imama has olduğu görüşünü savunmaktadırlar. “İmamiyye” de denilmektedir. Ekol, altıncı imam Cafer es-Sadık’a (v. 148) nispet edilmektedir. Caferilerin başvuru kaynakları: Kitâb, Sünnet, icmâ ve akıldır. Ehl-i beyt ve ehl-i beyt taraftarı olan bazı sahabilerin sünnet rivayetlerini kabul etmektedirler. Masum imamların sözleri de sünnet kapsamındadır. İctihad kapısının daima açık olduğunu savunurlar.

 

İran’ın resmi mezhebi olan Caferiliğin Irak, Suriye, Lübnan, Azerbeycan, Afganistan, Pakistan, Hindistan, Mısır ve bazı Kuzey Afrika ülkelerinde de mensupları bulunmaktadır. Ülkemizde, özellikle bazı doğu illerinde bu mezhebe bağlı olanlar vardır.

 

İsmailî Ekolü (Şii)

Bu ekole bağlı olan Şiiler Cafer es-Sadık’ın oğlu İsmail’in imam olduğunu savunmaktadırlar. Bu ekolün hukuki görüşlerini, Kadı Ebu Hanife en-Numan derlemiştir. İsmaili ekolü Zeydî ve Caferî ekollerine yakın bir hukuk anlayışına sahiptir.

 

Doğu İsmaililer Pakistan, Hindistan ve Bengladeş’te yaşamaktadırlar. Batı İsmailileri ise Güney Arabistan, Basra Körfezi civarı, Doğu Afrika ve Suriye’de yaşamaktadırlar.

 

İbâzî Ekolü (Harici)

Abdullah b. İbaz’a nispet edilmektedir. İbazilerin temel iki görüşü, halifenin seçimle is başına gelmesi gerektiği ve dinin uygulamaya yönelik esasların da (amel) imandan bir parça olduğudur. Sünni ekollere benzeyen İbaziler, Kitâb, Sünnet, kendi imamlarının ictihadları ve Mürsel maslahatı hukuki konularda başvuru kaynağı olarak görmektedirler.

 

İbaziler günümüzde Umman, Güney Arabistan, Madakaskar, Zengibar, Libya, Cerbe Adası ve Cezayir gibi ülkelerde yaşamaktadırlar.


 

 

4. İslam Hukukunun Kaynakları

 

GİRİŞ

 

İctihad ana metinlerin ışığında ‘akıl yürütme’ ve ‘kafa yorma’ faaliyetidir. “asl” (=delil), “ma’kûl-ı asl” (=asıl delilden akıl yoluyla anlaşılan).

 

Delil, oluşumunda beşer katkısı olmayan ve insani eylemlerin hükümlerini içinde barındırdığı düşünülen şeydir. Delil Kur’ân’ı Kerim, Sünnet ve icmâ’dır. Yöntem ise, bu delillerden hüküm çıkarmak için başvurulan çeşitli yolları ifade eder. Kıyas, istihsan, ıstıslah ve sedd-i zerî’adır. Kıyas dışındaki yöntemlerin belli bir sübjektifliği içinde barındırdığı söylenebilir.

 

DELİLLER

 

Delille ulaşılamk istenen sonuç, ‘şer’î hüküm’dür. Yöntem ise delil üzerinde düşünmenin yollarını gösterir.

 

Muhammed Ümmetinin bir şer’i hüküm üzerinde görüş birliği etmeleri anlamıma gelen icmâ da temel delillerdendir. Bunlara “aslî deliller” de denir. Aslî delillerin uzantısı önceki şeriatler, sahabî sözü ve Medine ehlinin uygulaması.

 

Aslî Deliller

 

Kitab (Kur’ân-ı Kerîm)

 

Kitab (Kur’ân), “Hz. Muhammed’e Arapça olarak indirilmiş, mushafın iki kapağı arasında tevatüren nakledilmiş Tanrı kelamı”.

 

Tanrı kelamı ifadesi, Kur’an’ın vahiy ürünü olduğunu anlatır. Tevatür, yalan üzerinde birleşmesi aklen imkansız olan bir sayıda topluluğun yine kendileri gibi bir topluluktan nakilde bulunması anlamına gelir. Tevatür şartı, Kur’ân’ın hiç değişmeden, Hz. Peygamberin ağzından nasıl çıktıysa o şekilde bize ulaştığı konusunu kesinleştirir.

 

Arapçadan Başka Bir Dille Namazda Kıraat Olur mu?

 

Hanefi mezhebi dışındaki diğer mezheplere göre namazda Arapçanın dışında bir dille okumak asla caiz görülmezken, Hanefilerde bir nedenle Arapça okumaya güç yetiremeyen kimsenin başka bir dille kıraat edebileceği yönünde görüşler vardır.

 

Kur’ân Tercümesinden Hüküm Çıkarılabilir mi?

 

Tercümede anlama hatası ve anlamı başka dile aktarma sırasındaki hata söz konusudur. Bu bakımdan tercümeden hüküm çıkarmanın sağlıklı bir yol olmadığı söylenebilir.

 

Kur’ân’ın inanç alanındaki ayetleri kelam ilminde, ahlak alanındaki ayetleri tasavvuf ilminde, ibadet ve hukuka ilşkin ayetleri de fıkıh ilminde sistematize edilmiştir. Tefsir ve hadisin temel işlevi bu üç temel bilimin ana malzemesini hazırlamayla ilgilidir.

 

Kur’ân’da fıkıh alanıyla doğrudan ilgili olan ayet sayısı 500 civarındadır. Ahkam ayetleri oldukça az bir yer tutmaktadır ve bütün bu düzenlemeler nihai tahlilde insanın yararının (maslahat) ve mutluluğunun (saadet) sağlanmasını amacıyla ilişkilidir.

 

Şeriatın/hukukun en temel amaçları beş temel değerin korunmasıyla ilgilidir:

1) Canın korunması, 2) Aklın korunması, 3) Dinin korunması, 4) Neslin korunması, 5) Malın korunması.

 

Kur’ân’da genel anlamlı sözcükler (âmm) ve özel anlamlı sözcükler (hâs), emir-nehiy, hakikat-mecaz, sarih-kinaye, açık anlamlı-kapalı anlamlı sözcükler bulunmaktadır. Fıkıh usulü, Kur’ân’ın ve ona tâbi olarak Sünnetin lafzının yorumlanmasına ve hükme delâletine ilişkin kurallar üzerinde yoğunlaşmıştır.

 

Sünnet

 

Sünnet fıkıh usulünde Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takriri olarak tanımlanır ve rivayet açısından mütevatir, meşhur ve ahad olmak üzere üç kısma ayrılır.

 

Hüküm çıkarma konusunda Kur’ân ile Sünnet arasında özde bir fark yoktur. Sünnet olmaksızın Kur’an’ın sırf Arapça bilgisine dayanılarak gerektiği şekilde anlaşılamaz ve Kur’ân’ın anlam boyutlarını belirlemede Sünnet’in önemli bir rolü bulunuyor. Sünnet ayrıca, Kur’ân yanında ikinci ve müstakil bir hüküm kaynağı olarak da görülüyor.

 

İslam alimleri arasındaki görüş ayrılığı sünnetin nasıl anlaşılması ve yorumlanması gerektiği konusundadır.

 

Fıkıh literatüründe yer alan bazı bilgi ve hükümlerin hadislere aykırı gibi görünmesi, alimlerin Hz. Peygamberin sünnetinin subûtu, hükme delâleti, mahiyeti ve gayesi konusunda farklı değerlendirmelere sahip oluşundan kaynaklanmaktadır.

 

İcmâ

 

İcmâ Fikrinin Doğuşu

 

Hz. Peygamber ve Raşid halifeler hem siyasî otoriteyi hem de teşriî (dinî ve hukukî) otoriteyi temsil ediyorlardı. Muaviye ile birlikte siyasî otorite, teşriî otoriteden ayrışmaya başlayınca sünnet yanında, sahabe icmânın bağlayıcı kabul edilmesinin, “Kim doğru yol belli olduktan sonra peygambere karşı gelir ve müminlerin yolunun dışında bir yola girerse… onu ateşe sokarız” (Nisâ 4/115) ayetiyle temellendirilmiş olması mümkündür.

 

İcmâın Terim Anlamı   

 

İcmâ, “Muhammed (s.a.v.) ümmetinden olan müctehidlerin O’nun ölümünden sonraki herhangi bir devirde şer’î bir meselenin hükmü üzerinde görüş birliği etmeleri”dir. Bu sarih icmâ’dır, kesin ve bağlayıcı bir kaynaktır.

 

Devrin  diğer müctehidlerin bir görüşten haberdar oldukları halde, aynı yönde kanaat belirtmemekle birlikte inkar veya itirazda bulunmayıp susmaları da sükûti icma’dır.

 

İcmâın bir delil olduğu birçok ayet ve hadise dayandırılmaktadır. “Ey inananlar! Allaha itaat edin, peygambere ve içinizden çıkmış emir sahiplerine iman edin…” (Nisa 4/59) “Benim ümmetim yanlış üzerinde birleşmez” (hadis)

 

İcmâ ümmetin yanılmazlığı fikri üzerine temellenir. Kimi usulcüler, ümmetin tamamının katılımını şart koşarken, çoğunluk müctehidlerin katılımıyla icmâın gerçekleşeceğini savunmuşlardır.

 

İcmâ başka dönemlerde de gerçekleşebilir. İcmâ sadece şer’î hüküm üzerinde olur.

 

Şâri’in hitabının bir sonucu olarak, hakkında farz, vâcib, sünnet, haram, mübah veya mekruh gibi nitelikler atfedilebilen hususlar icmâın konusu olabilir.

 

İcmâın rüknü “ittifak”, yani görüşlerin bir noktada buluşmasıdır. Yani İcmâın gerçekleşebilmesi için bütün müctehidlerin ittifakı şarttır.

 

İcmâın yaygın kabul görmeyen iki şartı daha vardır; ınkırâzu’l-asr ve sahabe ihtilafının bulunmamasıdır. Inkırâzu’l-asr, icmâa katılan müctehidlerin hepsinin ölmesi anlamına gelir. Hanefilere göre bunun ikiside şart değildir.

 

İcmâ ehhliyeti konusunda  müçtehidlerde ararnan en genel şart, fısk ve bid’at ehli olmamaktır. Fısk, töhmet doğurur ve adaleti düşürür. Bidatçı ise bu bid’atın propagandası yaptığı için genel anlamda ümmet kapsamına dahil değildir.

 

Avâm rey ve içtihadı gerektiren konularda dikkate alınmaz.

 

İcmâın Hükmü

 

İcmâın hükmü, inkarının küfrü gerektirmesidir. Bu hüküm icmâın bütün mertebeleri için geçerli değildir, sahabe icmâaı ile sınırlıdır.

 

İcmâın Mertebeleri

 

Sağlamlık ve kesinlik derecelerine göre icmâ şu şekilde sıralanaır: 1) Sahabe icmâı, 2) Sonrakilerin, sahabenin ihtilafı bulunmayan bir konuda icmâı, 3) Sonrakilerin, sahabîlerin ihtilaf ettiği bir konuda mevcut görüşlerden biri üzerinde icmâı. 4) Gerçekleştikten sonra içlerinden birinin vazgeçtiği icmâ.

 

İcmâın Dayanağı

 

Kimi usulcüler, icmâın ancak kat’i bir delil üzerinde olabileceğini savunurken, Hanefiler, haber-i vâhid ve kıyas gibi zannîi deliller üzerinde de icmâ olabileceğini ve icmâın bu zanni delilleri kat’ileştireceğini savunmuşlardır.

 

İcmâın nakli de tıpkı Sünnetin naklinde olduğu gibi, mütevatir, meşhur veya âhad yolla olabilmektedir.

 

İcmâın Deliller Hiyerarşisindeki Yeri

 

İcmâın kuvvet açısından birinci sırada yer alması, Kitâb ve Sünnetin aksine onun nesih ve tahsise, yorum ve ihtimale açık olmasıyla izah edilir.

 

İcmâın İşlevi

 

Hz. Peygamberin bütün alanlardaki temel uygulamalarının tespit edilip, korunma altına alınmasıdır. Dinin tahrif ve tağyirinin önlenmesidir. Herkesi bağlayıcı ortak karar alma ihtiyacını karşılamaktadır.

 

Şia ‘masum imam’ı geçirirken, Ehl-i sünnet ‘ümmet’i geçirmiş ve ‘ümmetin icmâı’ formülünü öngörmüştür.

 

İcmâın işlevleri şu şekilde sıralanabilir:

 

1. Muhafaza: İbadet ve ibadet içerikli konularda Hz. Peygamberden intikal eden ve sahabede somutlaşan mevcut anlayış ve uygulamaları korumak ve sürdürmek. İcmâın bu fonksiyonu sahabe icmâı tarafından yerine getirilmiştir.

 

2. Bağlayıcılk: Özellikle hukuk alanına ilişkin olmak üzere, yeni karşılanan problemlerde ortak ve bağlayıcı karar alabilmek

 

3. Kamu otoritesini sınırlamak

 

4. Bazı usûl konularının meşruiyetini sağlamak

 

Istıshâb

 

Istıshâb, mevcut olan bir şeyin aynı şekilde devam etmesi. “Bekâu mâ kâne al âmâ kân”.

 

Hanefilere göre ıstıshâb bir hüccet olmayıp, yalnızca delili ile sabit olmuş bir hükümde sonradan kuşku (şek) doğması durumunda kullanılabilir. Aksi yönde bir delil olmadıkça varlıkta aslolan varlık, yoklukta aslolan ise yokluktur.  

 

Istıshâbla alakalalı iki temel ilke vardır:

 “Eşyada aslolan ibahadır”: Bir şeyden yararlanma veya bir davranışta bulunma konusunda naslarda doğrudan bir düzenleme yoksa veya mevcut yöntemlerden biriyle bu hususta bir belirleme yapılamıyorsa “eşyada aslolan mubahlıktır”.

 

“Berâet-i zimmet asıldır”: Aksi yönde bir delil bulunmadıkça herkesin suçsuz ve borçsuz kabul edilmesi anlamındadır.

 

Asli Delillerin Uzantısı Olan Deliller

 

Önceki Şeriatler

 

Nesh işinin, din değil, şeriat hususunda cereyan ettiği kabul edilir. Din başta tevhid ilkesi, ahiret vb. konuları kapsar. Şeriat ise ibadetin veya hukukun konusu olan amele ilişkin olan hususları kapsar.

 

Birinci yaklaşım, yasaklanmadığımız sürece önceki şeriatlerla amel etmemiz, onları uygulamamız gerektiği yönündedir. Diğeri de, aynı hükmün bizim şeriatımızda da bulunması durumunda hariç, ilke olarak önceki şeriatlerla amel etmenin yasaklığını savunur.

 

Genel olarak Hanefi ve Malikiler, red ve inkar edilmeksizin Kur’an veya Sünnet’te eski şeriatlera ait olduğu bildirilerek yer alan hükümlerin Müslümanlar hakkında da bağlayıcı olduğunu kabul eder.

 

Sahâbî Sözü

 

Fıkıh usulü bilginlere göre, örfen arkadaş denebilecek bir süre Hz. Peygamberle birlikte bulunmuş kimseye sahâbî denir.

 

Sahabî sözü sonrakiler açısından dört kısma ayrılabilir: 1) Sahabinin görüş birliği (icmâ), 2) sahabîlerin görüş ayrılığı (ihtilaf), 3) bir sahabînin, sahabe arasında biliniyor olmasına rağmen bir muhalefetle karşılaşmamış sözü (sükûtî icmâ), 4) bir sahabînin sahabe döneminde yaygınlık kazanmayıp, sonraki dönemlerde yaygınlık kazanan sözü.

 

İlk iki durumda sahabe sözlerinin uyulması gereken bir hüccettir. Ebu Hanife’nin “Sahabenin ittifak ettiği görüşleri alırız, ihtilaf ettikleri hususlarda ise, içlerinden birini seçer alırız, onların görüşlerinin dışına çıkmayız” şeklindeki sözü farklı görüşlerden birinin doğru olması gerektiği varsayımına dayanır.

 

Üçüncü durumu Hanefi ve Malikilerin çoğu icmâ kapsamında değerlendirirler.

 

Dördüncü durum yani sahabî sözünün hüccet olup olmadığı konusunda iki görüş vardır. Birinci görüşe göre, sahabî sözü ister kıyasa uygun isterse aykırı olsun mutlak olarak hüccettir. İmam Malik, Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel bu görüştedirler. Çünkü özelliklerinden dolayı sahabenin içtihadı sonrakilerin içtihadından üstündür.

 

Sahabî sözlerinin tamamını değil, sadece kıyasa aykırı olanların hüccet sayılması eğilimi. Bütün Hanefiler bu görüştedir.

 

İkinci görüşe göre ise sahabî sözü kural olarak hüccet değildir. Gazzalî ve çoğu kelamcılar bu görüştedirler. Bunların tutunduğu gerekçelerden biri, ‘sahabenin masum olmaması’dır.

 

Sahabî sözünün hüccet olup olmadığı:

1. Sahabî sözü varken kıyasa başvurulmaması gerekir.

2. Sahabî sözü hüccet kabul edildiği takdirde bununla Kur’ân’ın umûmî ifadeleri tahsis edilebilir.

 

“Sahabî sözü” Hanefilere göre Sünnet kapsamında yer alır.

 

Medine Ehlinin Ameli

 

Medine, Hz. Peygamberin hicretten itibaren ömrünü tamamladığı şehirdir. Ahkam ayetlerinin  çoğunluğu Medine döneminde inmiş ve şer’i hükümlerin neredeyse hepsi Medine’de belirlenmiştir. İmam Malik bu durumu dikkate alarak, Medine ehlinin uygulamasını  hüccet olarak görmüştür.

 

Maliki uslcüler Medine ehlinin mahiyeti ve hüccet değeri konusunda farklı anlayışalara sahip olmuşlardır. Malikiler dışındakil usûlcüler ise Medine uygulamasına değer atfetmemişlerdir.

 

Kabul edenler açısından “Medine ehlinin ameli”, Sünnetin veya icmâ’ın bir eki, uzantısı mahiyetindedir.

 

YÖNTEMLER

 

Kıyas

 

Hanefilere göre kıyas “sırf dil yoluyla idrak edşlemeyen ortak bir illet sebebiyle asıldaki hükmü fer’e de vermek” demektir. Asıl: âyet veya hadistir. Kendisine kıyas yapılan asıl makîsun aleyh’tir. Fer’/ makîs: hükmü naslarda açıkça bulunmayan meseledir. İllet, asıldaki hükmün konuluş gerekçesi anlamındadır. Kıyas işleminin yapışabilmesi aynı illetin fer’için de sözkonusu olması gerekir.

 

Asıl, fer’, aslın hükmü ve ortak illet olmak üzere kıyasın dört rüknü vardır.

 

Mansus illet: Asıldaki hükmün konuluş gerekçesinin açıkça belirtilmiş olmasıdır.

Müstenbat illet: Asılda açıkça yer almayan ve fakih tarafından bulunup çıkarılacak olan illet.

 

Kıyas işleminin sonucunda ulaşılan hüküm kesinlik ifade etmez, zan ifade eder ve Allah’a nisbet edilemez.

 

Kıyasın hukuken geçerli sayılabilmesi için bazı şartlar taşıması gerekir. İlletin açık, belirli, uygun ve geçişli bir vasıf olması şartları ile bir objektiflik sağlanmaya çalışılmıştır. Kıyasın Meşruiyeti Sünnî ve Mutezilî usûlcüler tarafından kabul edilir. Zahiriler ve Şia kıyası şiddetle redderler.

 

İstihsan

 

İstihsanın tanımları: a) Kıyasın bırakılıp insanlara en uygun olanı almak, b) Özel ve genel herkesin karşı karşıya kalıp mübtela olduğu hususlarda hükümlerde kolaylığı talep etmek, c) Genişliği almak, sıkıntılı olanı terk etmek, d) Müsamahayı almak, rahatlık taşıyanı istemek.  Tanımların ortak noktası kolaylığın alınıp zorluğun terkedilmesidir.

 

İstihsan: “bir meseleye, daha kuvvetli bir anlam sebebiyle, o meselenin benzerlerinin hükmünden farklı bir hüküm vermek”tir. Fakihin, özel durumu nedeniyle bir meseleye, ana kuraldan ayrılarak, özel bir hüküm vermesine istihsan denilir.

 

Ana kuraldan ayrılmayı meşru kılan sebepler şunlardır: 1) Kurala aykırı olan bir nassın bulunması. 2) İcmâın bulunması. 3) Zaruretin bulunması.

 

Üç tür istihsan var: 1) Nass sebebiyle istihsan. 2) icmâ veya teâmül sebebiyle istihsan. 3) zaruret sebebiyle istihsan. 4) kapalı kıyas sebebiyle istihsan.

 

İstihsan özellikle Hanefî ve Malikî ekollerinde kullanılmıştır.

 

Istıslâh (Mesâlih-i Mürseleyi Dikkate Alma)

 

Istıslah, maslahat-ı mürseleyi dikkate alma, ona göre hüküm verme anlamına gelir. Maslahat, yararı sağlama veya zararı gidermeden ibarettir. Maslahat, insanların din, can, akıl, nesil ve mallarının korunmasıdır.

 

Maslahatın Türleri

 

1. Zarûriyyât: Din ve dünya işlerinin varlığı için zorunlu olan ve bunlar olmadığı takdirde fesat ve kargaşanın doğacağı maslahatlardır. Beş aslın yani din, can, akıl, nesil ve malın korunması.

 

2. Hâciyyât: Kolaylık sağladığı için ihtiyaç duyulan, bulunmadığı takdirde genelde sıkıntı ve güçlüklere yol açan maslahatlardır.

 

3. Tahsîniyyât: Bir zaruret veya ihtiyaca ilişkin olmamakla birlikte güzelleştirme, süsleme, kolaylaştırma, gündelik ilişkilerde, âdet ve muamelelerde en güzel yöntemlerin uygulanması

 

Şâri’nin dikkate alıp almaması açısından maslahatlar üç kısma ayrılır:

1. Muteber maslahatlar: Şâri’in dikkate aldığı ve o doğrultuda hüküm düzenlediği maslahatlardır. Bu tür maslahatlar hüccettir.

 

2. Mülğa maslahatlar: Şâri’in dikkate almadığı, geçersiz saydığı maslahatlar.

 

3. Mürsel Maslahatlar: Geçerli ya da geçersiz kılındığına ilişkin muayyen bir nassın bulunmadığı maslahatlardır. Bu tür maslahatlar tartışma konusudur.

 

Istıslah ilke olarak karşılaşılan olayın hükmünün naslarda veya icmâ’da bulunmaması ve kıyas yöntemiyle bulunmaması durumunda devreye girer. Maslahat-ı mürseleye göre hüküm vermenin caiz olup olmadığı usulcüler arasında tartışılır. Daha çok Malikiler ve Hanbelîler maslahat-ı mürseleye göre amel ettikleri bilinir. Sahabenin maslahat gerekçesiyle bazı uygulamalarda bulunduklarını öne sürmüşlerdir, örneğin mushafın yazılması.

 

Sedd-i Zerâi’

 

Sedd-i zerî’a kötülüğe giden yolun kapatılması demektir. Malikî ve Hanbelî mesheplerinde işletilen bir yöntemdir.

 


 

 

5. Hüküm Teorisi

 

HÜKMÜN TANIMI VE KISIMLARI

 

Hanefi usûlcülere göre hüküm, “Allah’ın, iktizâ veya tahyîr ya da vaz’ yönüyle mükelleflerin fiilerine ilişkin hitabının sonucudur.”

 

Teklîfî Hükmün Tanımı

 

Hanefî usûlcüler: “Şâri’in, mükelleften bir fiili yapmasını veya yapmamasını istemesi ya da bir fiili yapıp yapmama konusunda serbest bırakması ile ilgili hitabının sonucudur.”

 

İktizâ: Yapılmasını ya da yapılmamasını istemeye yönelik hüküm.

Tahyîr: Yapıp yapmama konusunda serbest bırakılan.

 

Vaz’î Hükmün Tanımı

 

Hanefile göre vaz’î hüküm: “Şari’in iradesine bağlı olarak bir şeyin, başka bir şey için sebep, şart veya mani oluşturmasıdır.”

 

Vaz’î hükümler, teklifi hükümlerin varlığı ile ilgili ikincil hükümlerdir.

 

Teklîfî Hükmün Kısımları

 

Usulcülerin çoğuna göre icâb, nedb, tahrîm, kerâhe ve ibâha olmak üzere beş kısıma ayrılır. Hanefilere göre, farz, vâcib, sünnet, nâfile, harâm, mekruh ve mübâh kısımlarına ayrılır.

 

Vâcib

 

Vâcib, kesin bir şekilde yapılması istenilen, terk edilmesi halinde cezanın hak edildiği fiildir. “Yapın”, “size yazıldı” ve “size farz kılındı” şeklinde naslarda geçer.

 

İnanç açısından ise bunun hak olduğunun kabul edilmesi ve inkarının veya hafife alınmasının küfrü gerektirmesidir.

 

Usûlcülerin çoğunluğuna göre vâcib ve farz eş anlamlı terimlerdir. Hanefiler ise vâcib terimi yerine farz kullanırlar.

 

Hanefîlere Göre Farz-Vâcib Ayırımı

 

Farz, sübutu ve delaleti kat’î delille sabit olur. Kur’ân ve mütevatir ya da meşhur Sünnet’in sübutu kat’îdir. Vâcib ise zannî bir delil ile sabit olan fiilin hükmüdür.

 

İnanç açısından vâcibi inkar edenin küfrüne hükmedilmez, ancak kişi fâsık sayılır.

 

Vâcibin Kısımları

 

1. Eda edileceği vakit açısından:mutlak vâcib ve mukayyed vâcib olmak üzere iki kısımdır.

 

Mutlak vâcib,Şâri’in yapılması için belirli bir vakit tayin etmediği vâcibtir.

 

Mukayyed vâcib, Şâri’in yapılması için belirli bir vakit tayin ettiği vaciptir. Üç türlüdür; müvessa (geniş zamanlı) vâcib, mudayyak (dar zamanlı) vâcib ve müşkil zamanlı vâcib.

 

Geniş zamanlı (Müvessa) vâcib: Vâcibin yapılması için belirlenen vakit, hem bu vâcibin hem de bu vâcib cinsinden başka bir vâcibin yapılmasına imkanlık tanıyacak genişlikteyse. Örneğin beş vakit namaz. Niyet edilmesiyle geçerli olur.

 

Dar zamanlı (mudayyak) vâcib: Vâcibin yapılması için belirlenen vakit, sadece bu vâcibin yapılmasına imkan tanıyor ve bu vâcib cinsinden başka bir vâcibe yetmiyorsa. Örneğin Ramazan orucu. Niyet edilmesi gerekli değildir.

 

Müşkil zamanlı vâcib: Bu, bir yönden geniş zamanlı vâcibe, diğer yönden dar zamanlı vâcibe benzeyen vaciptir. Hac, bu tür bir vaciptir.

 

2. Miktarının belli olup olmaması açısından:mukadder vâcib ve gayr-ı mukadder vâcib olmak üzere iki kısma ayrılır.

 

Mukadder vâcib, Şâri’in miktarını belirlediği vaciptir. Örneğin zekatın miktarı.

 

Gayr-ı mukadder vâcib, Şâri’in miktarını belirlemediği vaciptir. Örneğin Allah yolunda infak.

 

3. Yerine getirmesi istenen mükellef açısından: farz-ı ayn ve farz-ı kifâye olmak üzere iki kısma ayrılır.

 

Aynî vâcib (farz-ı ayn): Şâri’in, mükelleflerin her biri tarafından yerine getirilmesini istediği vaciptir. Örneğin beş vakit namaz, oruç, zekat ve hac.

 

Kifâî vâcib (farz-ı kifâye): Yapılması toplumun genelinden istenildiği vaciptir. Örneğin cenaze namazı, fetvâ ve yargı işleri, şahitlik yapma ve ilim tahsili.

 

Bu tür vâcipler, hiç kimse tarafından yerine getirilmezse herkes günahkar olur. Kifâî vacibin yerine getirilmesi konusunda tek kişi belirli hale gelirse bu durumda kifâî vâcib aynî vâcibe dönüşür.

 

4. Yapılması istenen fiilin belirli olup olmaması açısından: muayyen ve müphem vâcib olmak üzere ikiye ayrılır.

 

Muayyen vâcib: Şari’in, mükellefe seçim hakkı tanımaksızın yapılması istediği şeyi kendisin belirlemesi. Örneğin namaz, hac, oruç ve zekat. Mükellef, Şari’in kendisi için belirlediği şeyi yerine getirmedikçe sorumluluktan kurtulamaz.

 

Müphem vâcib (muhayyer vâcib): Şari’in birkaç işten birini belirlemeyip seçilip yapılmasını mükellefin tercihine bıraktığı vaciptir. Örneğin yemin keffâreti. Mükellef, Şâri’in sunduüu seçeneklerden sadece birini yapmakla yükümlülükten kurtulur.

 

Mendub

 

Mendub, yapılması istenilmekle birlikte terk edilmesinden dolayı kınanmanın söz konusu olmadığı fiildir.

 

Sünnet, terk edilmesi yasaklanmamakla birlikte yapılması iyi görülen ve dinde izlenegelen bir gelenek haline gelmiş fiillerdir.

 

Sünnet-i hüdâ: Ezan gibi, yapan sevap kazanır, terk eden ise kınanır.

 

Sünnet-i zevâid: Yeme, içme gibi sünnetleri terk eden kınanmaz.

 

Nâfile, ise yapılması, iyi görünmekle birlikte bir gelenek haline gelmeyen fiillerdir. Nâfileyi yapan sevap kazanır, terk eden ise kınanmaz.

 

Haram

 

Haram,kesin bir şekilde yapılmaması istenilen, terk edilmesine sevab, yapılmasına ceza verilen fiilerdir. “Haram kılındı”, “helal değildir” ve “yaklaşmayın, kaçının, uzak durun” şeklinde naslarda geçer.

 

Liaynihî (lizâtihî) haram, özü itibariyle bir kötülük ve zarar içermesinden dolayı yapılmasının yasaklandığı fiildir. Örneğin adam öldürme.

 

Ligayrihî haram, aslında meşru olmakla birlikte haram kılınmasını gerektiren başka bir sebepten dolayı yapılması yasaklanan fiillerdir. Örneğin Ramazan bayramının ilk gününde oruç tutmak.

 

Mekruh

 

Mekruh, kesin olmayan bir şekilde yapılmaması istenen fiildir. Mekruh olan fiili yapan kişi, cezayı hak etmez, ancak kınanmayı hak eder.

 

Hanefilerde Haram ve Mekruh Terimleri

 

Hanefilere göre haram, kat’î bir delil ile kesin bir şekilde yasaklanan fiilerdir. Haram işleyen, cezayı hak eder, terk eden sevap kazanır. Böyle bir fiilin haram olduğunu inkar kişiyi küfre götürür.

 

Tahrîmen mekruh, harama yakın mekruh olup yapılması kesin olarak yasaklanmış fiildir.  Ancak bu yasak, haber-i vahid gibi zan ifade eden bir delil ile sabit olmuştur. Bir fiilin tahrîmen mekruh olduğunu inkar etmek, kişiyi küfre götürmez.

 

Tenzîhen mekruh, helale yakın mekruh olup terk edilmesi, yapılmasından daha iyidir. Bu tür bir fiili işleyen kişi, ceza ve kınanmayı hak etmez, ancak faziletli davranmayı terk etmiş sayılır.

 

Mübah

 

Mübah, Şari’in mükellefi yapıp yapmama konusunda serbest bıraktığı fiillerdir.

 

Teklîfî Hükümlerle İlgili Diğer Hükümler

 

Azimet ve Ruhsat

 

Azîmet:Kulların özürlerine bağlı olmaksızın genel geçer olmak üzere ilkten konulmuş aslî hükümdür.

 

Ruhsat: Kulların özürlerine bağlı olarak ve geçici olmak üzere konulmuş istisnaî hükümlerdir.

 

Hanefilere göre ruhsat dört türdür:

 

Birinci tür: Bir fiilin haramlık sebebinin ve haramlık hükmünün devam etmesine rağmen mübah sayılması. Bu tür ruhsatta mükellef, azimeti ya da ruhsatı tercih etmekte serbesttir.

 

İkinci tür (terfih ruhsat) : Bir fiilin haramlık sebebinin halde haramlık hükmünün kaldırılarak mübah kılınması. Kişiye bir zarar gelmeyecekse azimete göre hareket etmesi daha iyidir.

Üçüncü tür (mecazen ruhsat/ ıskat ruhsat): Bir fiilin haramlık sebebinin ve haramlık hükmünün kaldırılarak mübah kılınması. Mükellef ruhsata göre hareket etmesi gerekir.

 

Dördüncğ tür (mecazen ruhsat): Önceki şeriatlerdeki bazı ağır hükümlerin bizden kaldırılmış olması.

 

Edâ, Kazâ ve İâde

 

Mukayyed vâcibin, kendisi için belirlenen vakit içerisinde rükün ve şartlarına uygun olarak ilk defa yerine getirilmesine edâ, vakti çıktıktan sonra yerine getirilmesine kazâ, bir özür veya kusur sebebiyle eksik bir şekilde yapıldıktan sonra vakit içinde yeniden tam bir şekilde yapılmasına iâde denir.

 

Sıhhat, Fesat ve Butlan

 

Bir ibadet veya hukukî işlem, rükün ve şartlarını taşıyorsa, bu rükün ve şartlara uygun şekilde yerine getirilmiş ise sahihtir; bu rükün ve şartlara uygun şekilde yerine getirilmemişse bâtıldır (=fâsıt ibadetlerde söz konusudur), geçersizdir, sonuç doğurmaz.

 

Vaz’î Hükmün Kısımları

 

İllet: “İllet hükümde müesserdir”. İllet varsa hüküm de vardır, illet yoksa hüküm de yoktur.

 

Sebeb: Varlığı hükmün varlığına, yokluğu da hükmün yokluğuna alamet kılınmış olmakla birlikte, bu durum ile hükmün konulması arasında aklen kavranabilecek bir uygunluk yoktur. 

Her illet sebeptir, ancak her sebep illet değildir.

 

Rükün: Bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olan ve onun yapısından bir parça oluşturan unsurdur.

 

Şart:Bir şeyin varlığı, kendi varlığına bağlı olmakla birlikte o şeyin yapısından bir parça olmayan şeydir.

 

Mâni’: Varolması halinde sebebe hükmün bağlanmasını veya sebebinin gerçekleşmesini engelleyen durumdur.

 

HÂKİM (HÜKÜM KOYUCU)

 

Gerçek anlamda Şâri Allah’tır. Hz. Peygamber de Allah’ın ona bu yetkiyi vermesi sebebiyle şâri’ kabul edilir. Hüküm, Şâri’in hitabıdır ve buna göre her şer’î hükmün, şer’î bir delile dayanması gereklidir.

 

HÜKMÜN MUHATABI: MÜKELLEF

 

Kişinin mükellef sahibi olması için akıl sahibi olması gerekir ve bununla beraber temyiz gücüne sahip olarak bülûga ermesi gerekir. Temyiz gücü, iyiyi kötüden ayırt etme gücüdür ve kişinin söz ve davranışlarına bakılarak bilinir.

 

Ehliyetin Tanımı ve Kısımları

 

Ehliyet, “kişiyi, dinî-hukukî sorumluluğa muhatap olmaya elverişli hale getiren vasıftır”. Bu vasıf sayesinde kişi, birtakım haklara sahip olmaya, bu hakları kullanmaya, borçlanmaya ve hukuken geçerli davranışlarda bulunmaya ehil hale gelir.

 

Vücub Ehliyeti

Vücub ehliyeti:Kişinin haklara sahip olabilme ve borçlar altına girebilme ehliyetidir.

 

Vücub ehliyeti iki kısma ayrılır:

 

 1. Eksik vücub ehliyeti: Sadece cenin için söz konusu olur ve onun lehine bazı hakların sabit olmasını sağlar.

 

2. Tam vücub ehliyeti: Kişinin haklara sahip olmasının yanında bazı borçlar altına girebilmesini sağlayan ehliyet türüdür. Temyiz çağına ulaşmamış küçük çocuklar ile akıl hastaları için de tam vücub ehliyeti sabit olur.

 

Edâ Ehliyeti

 

Edâ ehliyeti: Kişinin hukuken geçerli sayılabilecek fiiler ortaya koyabilmesini sağlayan ehliyettir. Edâ ehliyeti, akıl ve temyiz gücüne dayanır.

 

Edâ ehliyeti ikiye ayrılır:

 

Eksik edâ ehliyeti: Temyiz çağına ulaşan küçüğün sahip olduğu ehliyettir.

 

Kul hakları açısından bakıldığında mümeyyiz küçüğün tasarrufları üç kısma ayrılır:

1. Sırf yararına olan tasarruflar: Velisinin iznine bağlı olmaksızın geçerlidir.

2. Sırf zararına olan tasarruflar: Velisi izin verse dahi geçerli değildir.

3. Yarar ve zarar ihtimali bulunan tasarruflar: İşlerlik kazanıp fiilen sonuçlarını doğurması, velisinin onayına bağlıdır.

 

Tam edâ ehliyeti: Kişi, bülûğa ermekle ve akıl ve temyiz gücünün olgunlaşması ile sahip olduğu ehliyettir. Kişi bu durumda, hukuk karşısında her yönden mükellef kabul edilir.

 

Ehliyet Arızaları: Kişinin ehliyetini daraltan veya tamamen ortadan kaldıran durumlardır. Sadece eda ehliyeti için geçerlidir.

 

Ehliyet arızaları iki kısma ayrılır:

 

1. Semâvî arızalar: Gerçekleşmesi kişinin elinde olmayan arızalardır.

 

Semâvî ehliyet arızaları şunlardır:

  • Küçüklük: Doğumdan bülûğa kadar olan dönemi kapsar.
  • Akıl Hastalığı: Akıl ve temyiz gücünden yoksunluk durumudur.
  • Ateh: Akıl zayıflığı ve bunama durumudur.

Bunlar dışında baygınlık, unutma, hayız ve nifas, hastalık, ölüm ve kölelik de semâvî ehliyet arızaları arasında sayılır.

 

2. Müktesep arızalar: Gerçekleşmesi kişinin elinde olan arızalardır.

 

Müktesep arızalar şunlardır:

  • Sefeh: Aklî yetkileri yerinde olmakla birlikte kişiyi, malı konusunda aklın ve Şer’in gereklerine aykırı şekilde davranmaya sevkeden hafiflik ve tedbirsizlik halidir. Cezaî ehliyeti tamdır.
  • Sarhoşluk:İçki ve benzerini alınmasıyla ayıldıktan sonra, yapılan şeylerin hatırlanamayacağı şekilde aklî dengenin kaybedilmesidir. Hanefilere ve Maliklere göre (haram olan) sarhoşluk, mükellefiyeti ortadan kaldırmaz. Şer’i hükümler sarhoşu bağlar ve işlediği suçlardan dolayı cezalandırılır.
  • İkrah:Korkutma ve tehdit yoluyla bir kimseyi normal şartlarda yapmak istemediği bir işi yapmaya zorlamaktır. Zorlayana mükrih, zorlanan kimseye de mükreh denir.

İhtiyar: Bir şeyi yapıp yapmama konusunda bilinçli bir tercihte bulunmak.

Rıza:Bir şeyi isteyerek kabullenmek.

 

Hanefilere göre ikrah iki kısma ayrılır:

İkrah-ı mülcî: Öldürme veya bir organı yok etme tehdidini içeren ikrahtır.. İhtiyarı bozar ve rızayı yok eder.

İkrah-ı gayr-ı mülcî: Öldürme veya bir organı yok etme tehdidi içermeyen fakat kısa süreli hapis veya dövme tehdidi içeren ikrahtır. Rızayı ortadan kaldırır, fakat ihtiyarı bozmaz.

 

İkrah, ehliyete aykırı bir durum değildir. Hanefilerin dışındaki çoğunluğa göre mükrehin, ikrah altında yaptığı bütün sözlü tasarrufları geçersizdir, hiçbir sonuç doğurmaz.

Hanefilere göre ikrahın konusu olan sözlü tasarruflar feshedilmeleri mümkün ise (alım-satım, kira, rehin) bu tür tasarruflar batıl olmaz, fasit olur. Eğer ikrahın konusu olan sözlü tasarruf feshedilmesi mümkün olmayan bir tasarruf ise (evlenme, boşanma, nezir, yemin) bu tür tasarruflar geçerlidir, sonuçlarını doğurur.

 

İkrahın fiillere etkisi:

 

1. Mükrehin ikrah aktında yapması vacib olan fiiller. Örneğin mükrehin domuz eti yemeye, içki içmeye zorlanması. Mükreh, eğer zorlandığı bu tür fiilleri yapmaz da ölür veya bir organını kaybederse günahkar olur.

 

2. Mükrehin, ikrah altında yapması mübah olan fiiller: Örneğin mükrehin inkar etmeye zorlanması, başkasının malını yemeye zorlanması. Mükrehin, bu fiileri yapması mubahtır.

 

3. Mükrehin, ikrah altında hiçbir şekilde yapması caiz olmayan fiiller. Örneğin haksız yere birini öldürmesi ve zina etmesi. Hayatını kaybetse bile mükrehin, ikrah altında bu tür fiilleri yapması kesinlikle haramdır, yaptığı takdirde günahkar olur.

 

Bunlar dışında cehalet, hezl, hata ve yolculuk da müktesep arızalardandır.

 

HÜKME KONU OLAN FİİLLER

 

Teklîf (yükümlülük) altına sadece mükellefin ihtiyarî fiilleri girer.

 

Hükme Konu Olan Fiillerin Şartları

 

1. Bu fiilin, yapılabilir ve mükellefin gücü dahilinde bir fiil olması gerekir.

2. Fiilin mükellef tarafından tam olarak biliniyor olması gerekir. (“Bilmek”ten amaç fiili bilfiil bilmesi değil, bilme imkânına sahip olmasıdır.)

 

Hükme Konu Olan Fiillerin Kısımları:

 

Sırf Allah Hakkıyla İlgili Fiiller

İbadet, meûnet(=malî külfet) ve ukubet(=cezâ) niteliklerinden birinin bulunması gerekir.

 

1. Sırf ibadet anlamı taşıyan fiiller: İman, namaz, oruç, hac, cihad.

2. Ukûbât-ı kâmile (tam cezâ niteliği taşıyan fiiller): Kazf haddi dışındaki hadler.

3. Ukûbât-ı kâsıra (kısmen cezâ niteliği taşıyan fiiller): Mûrisini öldüren kişinin mirastan mahrum edilmesi.

4. İbâdet niteliği taşıyan cezalar: Yemin keffareti, oruç keffareti, zıhâr keffareti, hata ile adam öldürme keffareti.

5. Meûnet anlamı taşıyan ibâdetler: Fıtr sadakası.

6. İbâdet anlamı taşıyan meûnet: Toprak mahsullerinden onda bir ve yirmide bir oranında alınan öşür.

7. Ukûbet anlamı taşıyan meûnet: Gayr-i müsimlerden alınan toprak vergisi (=haraç)

8. Bizzat kâim (müstakil) haklar: Ganimetler, madenler ve toprak altından çıkarılan hazinelerden beşte bir oranında alınan vergiler.

 

Sırf Kul Hakkıyla İlgili Fiiller

Kul hakkı, kişiye özel bir menfaatin korunmasına ilişkin haktır. Hak sahibi dilerse hakkının yerine getirilmesini ister, dilerse bir bedel karşılığında veya haksız olarak hakkından vazgeçebilir.

 

Allah Hakkının Ağır Bastığı Fiiller

Kazif suçuna (iffetli bir kadına zinâ iftirasında bulunma) verilen ceza böyledir.

 

Kul Hakkının Ağır Bastığı Fiiller

Kasten adam öldürene kısas kısas cezasının uygulanması böyledir.

 

  

 

   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

SEYFUDDÎN EL-ÂMİDÎ’NİN EL-İHKÂM FÎ ÛSÛL’İL AHKÂM

Eserinde İcmâ ve İçtihat Bahisleri üzerine bir İnceleme (irem kurt)

DEVAMI

Kavaid-i Külliye (23-26. Maddeleri) (Abdullah Kahraman)

MECELLE-İ AHKÂM-I ADLİY-YE?DE 99 KÜLLİ KAİDE- 23-26. MADDELER (irem kurt)

DEVAMI

Deutsch

Foto Galeri

<p>Yeni Ti-Entertainment.com hakkındaki görüşünüz?</p>